“Ebediyen yaşlanmayacak çocuklar.”

Onun adıyla. Hiçbir şey yoktur ki Onu hamd ile tesbih etmesin.

Aziz âhiret kardeşim Hafız Halid Efendi, “Baş­larına bir musibet geldiği zaman ’Biz Allah’ın kul­larıyız; sonunda yine Ona döneceğiz’ diyerek sab­redenleri müjdele.”1 Kardeşim, çocuğun vefatı beni müteessir etti. Fakat “Hüküm Allah’ındır.”2 kazaya rıza, kadere teslim İslâmiyet’in bir şiârıdır. Cenâb-ı Hak sizlere sabr-ı cemil versin; merhumu da, size zahîre-i âhiret ve şefaatçi yapsın. Size ve sizin gibi müttaki mü’minlere büyük bir müjde ve hakikî bir teselli gösterecek beş noktayı beyan ederiz.

Birinci Nokta

Kur’ân-ı Hakîmde “Ebediyen yaşlanmayacak ço­cuklar.”3 âyetinin sırrı ve meâli şudur ki: Mü’minle­rin kablelbülûğ vefat eden evlâtları, Cennette ebe­dî, sevimli, Cennete lâyık bir surette, daimî çocuk kalacaklarını ve Cennete giden peder ve valideleri­nin kucaklarında ebedî medar-ı sürurları olacakları­nı ve çocuk sevmek ve evlât okşamak gibi en lâtîf bir zevki, ebeveynine temine medar olacaklarını ve her bir lezzetli şeyin Cennette bulunduğunu; “Cen­net tenasül yeri olmadığından, evlât muhabbeti ve okşaması olmadığını” diyenlerin hükümleri hakikat olmadığını; hem dünyada on senelik kısa bir za­manda teellümatla karışık evlât sevmesine ve ok­şamasına bedel, sâfi, elemsiz, milyonlar sene ebe­dî evlât sevmesini ve okşamasını kazanmak, ehl-i imanın en büyük bir medar-ı saadeti olduğunu, şu âyet-i kerime, “Ebediyen yaşlanmayacak çocuklar” cümlesiyle işaret ediyor ve müjde veriyor.

İkinci Nokta

Bir zaman, bir zat, bir zindanda bulunuyor. Se­vimli bir çocuğu yanına gönderilmiş. O biçare mah­pus, hem kendi elemini çekiyor, hem veledinin is­tirahatını temin edemediği için, onun zahmetiyle müteellim oluyordu. Sonra, merhametkâr hâkim ona bir adam gönderir, der ki: “Şu çocuk çendan senin evlâdındır. Fakat benim raiyetim ve milletim­dir. Onu ben alacağım, güzel bir sarayda besletti­receğim.” O adam ağlar, sızlar, “Benim medar-ı te­sellim olan evlâdımı vermeyeceğim” der. Ona arka­daşları der ki: “Senin teessürâtın mânâsızdır. Eğer sen çocuğa acıyorsan, çocuk şu mülevves, ufunetli, sıkıntılı zindana bedel, ferahlı, saadetli bir saraya gidecek. Eğer sen nefsin için müteessir oluyorsan, menfaatini arıyorsan; çocuk burada kalsa, muvak­katen şüpheli bir menfaatinle beraber, çocuğun meşakkatlerinden çok sıkıntı ve elem çekmek var. Eğer oraya gitse, sana bin menfaati var. Çünkü padişahın merhametini celbe sebep olur, sana şefaatçi hükmüne geçer. Padişah onu seninle görüştürmek arzu edecek. El­bette görüşmek için onu zindana göndermeyecek, belki seni zindandan çıkarıp o saraya celb edecek, çocukla görüştürecek-şu şartla ki, padişaha emni­yetin ve itaatin varsa…” İşte, şu temsil gibi, aziz kardeşim, senin gibi mü’minlerin evlâdı vefat et­tikleri vakit şöyle düşünmeli:

Şu veled mâsumdur; onun Hâlıkı dahi Rahîm ve Kerîmdir. Benim nâkıs terbiye ve şefkatime bedel, gayet kâmil olan inâyet ve rahmetine aldı. Dün­yanın elemli musibetli, meşakkatli zindanından çıkarıp Cennetü’l-Firdevsine gönderdi. O çocuğa ne mutlu! Şu dünyada kalsaydı, kim bilir ne şek­le girerdi! Onun için ben ona acımıyorum, bahtiyar biliyorum. Kaldı kendi nefsime ait menfaati için, kendime dahi acımıyorum, elîm müteessir olmuyo­rum. Çünkü dünyada kalsaydı, on senelik muvakkat elemle karışık bir evlât muhabbeti temin edecekti. Eğer salih olsaydı, dünya işinde muktedir olsaydı, belki bana yardım edecekti. Fakat vefatıyla, ebedî Cennette on milyon sene bana evlât muhabbeti­ne medar ve saadet-i ebediyeye vesile bir şefaatçi hükmüne geçer. Elbette ve elbette, meşkûk, muac­cel bir menfaati kaybeden, muhakkak ve müeccel bin menfaati kazanan, elîm teessürat göstermez, meyusâne feryad etmez.

Üçüncü Nokta

Vefat eden çocuk, bir Hâlık-ı Rahîmin mahlûku, memlûkü, abdi ve bütün heyetiyle onun masnuu ve ona ait olarak ebeveyninin bir arkadaşı idi ki, muvakkaten ebeveyninin nezaretine verilmiş. Pe­der ve valideyi ona hizmetkâr etmiş. Ebeveyninin o hizmetlerine mukabil, muaccel bir ücret olarak, lezzetli bir şefkat vermiş. Şimdi, binden dokuz yüz doksan dokuz hisse sahibi olan o Hâlık-ı Rahîm, muktezayı rahmet ve hikmet olarak o çocuğu senin elinden alsa, hizmetine hâtime verse, surî bir hisse ile hakikî bin hisse sahibine karşı şekvâyı andıracak bir tarzda meyusâne hüzün ve feryad etmek ehl-i imana yakışmaz, belki ehl-i gaflet ve dalâlete ya­kışıyor.

Dördüncü Nokta

Eğer dünya ebedî olsaydı, insan içinde ebedî kalsaydı ve firak ebedî olsaydı, elîmâne teessürat ve meyusâne teellümâtın bir mânâsı olurdu. Fakat madem dünya bir misafirhanedir; vefat eden çocuk nereye gitmişse, siz de, biz de oraya gideceğiz. Ve hem bu vefat ona mahsus değil, umumî bir cadde­dir. Hem madem mufarakat dahi ebedî değil; ileride hem berzahta, hem Cennette görüşülecektir. “Hü­küm Allah’ındır.”4 demeli. “O verdi, o aldı. “Her hal için Allah’a hamd olsun”5 deyip sabırla şükretmeli.

Beşinci Nokta

Rahmet-i İlâhiyenin en lâtîf, en güzel, en hoş, en şirin cilvelerinden olan şefkat, bir iksir-i nuranîdir, aşktan çok keskindir. Çabuk Cenâb-ı Hakka vusule vesile olur. Nasıl aşk-ı mecazî ve aşk-ı dünyevî, pek çok müşkülâtla aşk-ı hakikîye inkılâp eder, Cenâb-ı Hakkı bulur. Öyle de, şefkat, fakat müşkülâtsız, daha kısa, daha safî bir tarzda, kalbi Cenâb-ı Hak­ka rapteder. Gerek peder ve gerek valide, veledini bütün dünya gibi severler. Veledi elinden alındığı vakit, eğer bahtiyar ise, hakikî ehl-i iman ise, dün­yadan yüzünü çevirir, Mün’im-i Hakikîyi bulur. Der ki: “Dünya madem fânidir, değmiyor alâka-i kalbe.” Veledi nereye gitmişse, oraya karşı bir alâka pey­dâ eder, büyük mânevî bir hal kazanır. Ehl-i gaflet ve dalâlet, şu beş hakikatteki saadet ve müjdeden mahrumdurlar. Onların hali ne kadar elîm olduğunu şununla kıyas ediniz ki: Bir ihtiyar hanım gayet sev­diği sevimli bir tek çocuğu sekeratta görüp, dün­yada tevehhümü ebediyet hükmünce, gaflet veya dalâlet neticesinde, mevti adem ve firak-ı ebedî tasavvur ettiğinden, yumuşak döşeğine bedel kab­rin toprağını düşünüp, gaflet veya dalâlet cihetiy­le, Erhamürrâhimînin cennet-i rahmetini, firdevs-i nimetini düşünmediğinden, ne kadar meyusâne bir hüzün ve elem çektiğini kıyas edebilirsin. Fakat vesile-i saadet-i dâreyn olan iman ve İslâmiyet, mü’mine der ki: Şu sekeratta olan çocuğun Hâlık-ı Rahîmi, onu bu pis dünyadan çıkarıp Cennetine götürecek. Hem sana şefaatçi, hem ebedî bir ev­lât yapacak. Mufarakat muvakkattir, merak etme “Hüküm Allah’ındır.”6 “Biz Allah’ın kullarıyız so­nunda yine O’na döneceğiz”7 de, sabret. Baki olan yalnız Allah’tır.

(Bediüzzaman Said Nursî, Mektubat, On Ye­dinci Mektup)

Dipnotlar:

1. Bakara Sûresi, 2: 155–156.

2. Mü’min Suresi: 12.

3. Vâkıa Sûresi, 56: 17; İnsan Sûresi, 76:19.

4. Mü’min Suresi: 12.

5. Feyzü’l Kadir, 1:368, Hadis No: 662.

6. Mü’min Suresi: 12.

7. Bakara Suresi: 155,156.

Lugatçe:

Teellüm: Elem duyma. Kederlenme. Tasalanma.

Teessürat: Etkilenmeler, üzülmeler.

Meşkuk: Şekli, şüpheli. Kendinden şüphe edilen.

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir