Fotoğraf: Murat Sayan
Okyanus Berisinden

Avrupa’da kadınların savaşı, Afrika’da savaşın kadınları…

“Hayat bir mücadeledir!” bu slogan, geçtiğimiz asrın ortalarından itibaren bilinçli ve sistematik olarak öne sürülen ve idraklerimize yerleştirilmeye çalışılan bir felsefi akım oldu. Adeta bir virüs gibi sosyal hayatın içine yerleşip, yayılan bu yaklaşım, aslında yaratılış fıtratımıza tamamen ters ve bozguncu bir söyleme sahip.

Peki, aslında yaratılışımıza kodlanan ve bu dünyada bile cennet misal bir hayat yaşamamızı sağlayacak asıl kaide nedir?

Bunun için fıtratı bozulmamış yavrulara yahut her daim Yaratıcısına bağlı kalan nebatat ve hayvanat âlemine bakabiliriz. Muhakkak ki, onlar bize en doğru cevabı vereceklerdir.

İşte anne rahmindeki aciz bir yavru, her şeyden bîhaber ve kudretsiz olduğu halde, Rahmet eli ile öyle bir suyun içindedir ki, bu su bir zar ile çevrilidir ve annesinin maruz kalabileceği tüm darbe ve basınca karşı o aciz yavrucuğu korumak için bir nevi süspansiyon görevi görmektedir. Ayrıyeten, aynı su, anne bedeni aracılığı ile birkaç saatte bir yenilenerek, taşıdığı kıymetli misafirinin sıhhati ve rahatı için elinden geleni yapmakta, her türlü önlemi almaktadır.

Peki ya bitkiler ve hayvanlar âlemi, onlara da baksak tek göreceğimiz birbirine yardım etmek için adeta kendilerine ilham edilen vazife için yaşamaktadırlar. Arılar kondukları çiçeklerden aldıkları balözü ile pek çok faydalı bal nimetini hazırlarken, aslında bundan daha önemlisi, bir gün içerisinde sadece aynı çiçeklere konarak güvenli bir döllenme ile çoğalmalarına yardımcı olurlar.

Aynı şekilde, tüm bu misallere baktığımızda hayranlıkla hep aynı şeyi müşahede etmekteyiz. Dârü’l hikmet olan şu arz zemininde, Rabb’ül Âlemi’nin emri ile ve bittabi Hakîm (hikmetle yaratan), Mürettîb (mertebe mertebe yaratan), Müdebbir (idare eden) ve Mürebbî (terbiye eden) gibi çok isimlerin iktizasıyla tüm bu âlem birbiri ile muavenet içinde iş görmektedirler.

Peki, bu muazzam Âdetullah’a karşı gelen tek varlık hangisidir dersiniz?

Tabiî ki de bu varlık, bir zavallı zîşuur olan insanoğludur!

Bitmek bilmeyen dünya metâı isteği ve hırsı ile akıl melekesini çalıştırabildiği yaştan itibaren, içinde bulunduğu geminin kıymetli kaptanını tanımayarak, belki de tam güvenmeyerek, ancak kendi noksan kudreti ile emellerine ulaşmaya çalışmaktadır.

Ama bilmez ki, fıtraten sonsuz aciz, fakir ve nakıs olarak yaratılmıştır. Kendisine lâzım olan ve varlığını idâme ettirebileceği hiçbir şeyi icat etmeye, vücuda getirmeye kudreti yoktur. Hz. Bediüzzaman’ın da dediği gibi, insan nihayetsiz şeylere muhtaç olduğu halde, sermayesi hiç hükmündedir…

Aslında tüm yaratılanlar bu şekildedir amma ve lâkin sadece insan bunu kabullenmez, kâinatın yardım elini gurur ve enaniyeti yüzünden reddeder. Kendisi öyle inandığı için de her şey ona düşman, içinde bulunduğu dünya bir savaş alanı, tüm yaratılanlar bir mücadele ve kavganın içinde, hayatta kalmak için güçlü olmak ve ölmemek için öldürmek gerektiğine inanır. Bu sebeptendir ki, kendini ısırma ihtimali olduğu için bir sineği, evinde görüntü kirliliğine sebep olduğu için bir karıncayı gözünü kırpmadan öldürebilir.

Sadece bitki ve hayvanlara da değil, kendi hem cinsine de aynı şiddeti uygular. Güçlü olmak, kaynakları elinde tutmak için başka bir bölgenin tüm halklarını öldürüp, soykırım bile yapabilir ve hırsı boyutunda artarak devam eden bir vahşeti etrafa saçabilir.

İşte günümüzdeki tüm savaşların, zulümlerin, karışıklıkların kaynağında aslında aynı sebep yatar. O öldürücü virüse yakalanan tüm beyinler ve vicdanlar kendileri güçlü ve kudretli kalabilmek için zayıf olanları, hele de bu insanlar bir şekilde işine çokça yarayacak kaynaklara da sahip iseler, gözünü bile kırpmadan infaz eder.

Bu durumu mazur göstermek için en çok kullanılan slogan ise, yazımın başında da zikretmiş olduğum “Hayat bir mücadeledir” safsatasıdır. Sanki bu mücadele olmasa açlıktan, susuzluktan ölecek, hayatlarını idame ettiremeyeceklermiş gibi lanse etseler de işin aslı sadece daha lüks bir hayata daha fazla güce ve konfora sahip olmaktır. Yoksa bu âlemi yaratan Zât-ı Rahîm, zaten herkesin rızkını garanti altına alacak bir hayat döngüsü kurmuştur.

Tabiî, insanoğlu bu muazzam dengeyi alt üst etmiştir ve sonrasında da dönüp bozdukları manzara üzerinden yorum yapmaktadır. Yaptıklarını tasvip etmeyen tabiiyetlerine de dönüp, “işte ey halkım, eğer biz bu savaşları çıkartıp, bazı bölgelere, bazı kaynaklara sahip olamaz isek, yani sizin anlayacağınız yeterince güçlü olamaz isek sonumuz fakir Afrika, keşmekeş Asya gibi olur, tercih sizin!”

Güce, kudrete ve ailesini korumaya meyilli erkekleri bununla kısmen ikna ederler ama gel gör ki, şefkate meyilli kadınları bu söylemlerle tam ikna edemediklerini fark ederler. İşte bunun için de, medeniyet yaftası altında dikte edilen gösteriş, lüks yaşantı, giyim kuşam, diğerlerinden fazlasına sahip olma, en pahalısına, en ihtişamlısına sahip olma gibi bir üstünlük kavgası başlatırlar. Böylece, görüntülü ve yazılı medya ile de bolca körüklenen bir kadınlar arası üstünlük savaşının ateşi yakılmış olur. Kadın tek emelinin, tamamen masumane olarak, en büyük karatlı elmasa sahip olmak olduğunu sanır ama bilmez ki o elmas için, çıkarıldığı yerde, kaç tane kadın, hem babasını hem kocasını hem de oğlunu kurban vermiştir. Yahut pahalı, lüks bir arabaya binmek ister, belki istemekte de kendince haklıdır, ama bunun için hangi petrol kaynağına sahip ülkenin bilinçli karıştırıldığını, hangi annelerin, hangi kadınların ağıtlarının semaya ulaştığını bilmez ya da bilmek istemez. Yapılanları bu şekilde mazur görür, görmek ister ve nihayet o kanlı eller, tüm vicdanları bu söylemler ve talepler ile ablukaya aldıktan, yaptıklarına kılıf uydurduktan sonra, zulümlerine kaldıkları yerden devam ederler.

Netice de kendilerine Yaratıcıları tarafından kâinat eli ile verilmiş olan nimetleri açgözlü, bozguncu başka insanlar tarafından gasp edilen mazlum kadınlar, istemeden de olsa kendilerini çok şiddetli, acımasız bir savaşın ortasında bulur.

Aslında aynı muavenet sırrı ile birbirine destek ve yardımcı olması gereken farklı milletlerden bu kadınlar, bazı çıkar kavgalarının aleti olarak kendilerini kanlı bir savaşın tarafları olarak bulurlar.

Bu öyle bir savaştır ki, bir taraf heybesini büyük bir iştahla ve doyumsuzlukla, doldurdukça doldurma telaşesinde, rakiplerine karşı “üstünlük savaşı” vermekte iken, diğer taraf kendini de geçip, evlâdının boğazından sadece yaşayabilmesini umut ederek bir lokma sokabilmek için çok çetin bir “hayat savaşı” vermektedir.

Velhâsılı, kanaatimce o söylemin doğrusu şöyle olmalıdır; “Fıtrî hayat esasen bir muavenet ve yardımlaşmadır fakat bozguncu insanoğlu yüzünden, kanlı ellerin karışmış olduğu hayat, bazılarımızın doyumsuzlukları yüzünden bazılarımıza mecburi bir mücadele alanına dönüşmüştür.”

Peki, bundan kurtulmanın çaresi yok mudur? Elbette vardır. Bu girdaptan kurtulmanın çâre-i yegânesi; kanaat, iktisat ve muavenet gibi hayatı tekrar intizama sokacak Kur’ân-ı Kerim ile bize gönderilen İlahî emirlere uygun yaşamak ve Sünnet-i Seniyye ile öğütlenmiş olduğumuz içtima-i hayata geri dönmektir. Ancak bu şekilde, şu dâr-ı dünyada, bize ilk yaratılışta bahşedilen cennet misal hayata tekrar sahip olabiliriz inşallah…

Bir Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*