Muhyiddin-i Arabî (1165-1240)

Eski hocamın sual ettiği üç meselenin izahatı, Risale-i Nur’un eczalarında vardır. şimdilik icmalî bir işaret edeceğiz.

Birinci suali: Muhyiddin-i Arabî, Fahreddin Râzî’ye mektubunda demiş: “Allah’ı bilmek, varlığını bilmenin gayrıdır.” Bu ne demektir? Maksat nedir de soruyor?

Evvelâ: Ona okuduğun Yirmi İkinci Sözün Mukaddimesinde tevhid-i hakikî ile tevhid-i zâhirînin farkın­daki misal ve temsil, maksada işaret eder. Otuz İkinci Sözün İkinci ve Üçüncü Mevkıfları ve Makasıdları, o maksadı izah eder.

Ve saniyen: Usulü’d din imamları ve ulema-i ilm-i kelâmın akaide dair ve vücud-u Vâcibü’l-Vücud ve tevhid-i İlâhîye dair beyanatları Muhyiddin-i Arabî’nin nazarında kâfi gelmediği için, ilm-i kelâmın imamla­rından Fahreddin Râzî’ye öyle demiş.1

İslâm düşünce ve tasavvuf tarihinde önemli bir yeri olan Muhyiddin-i Arabî, 1165 yılında Endülüs’ün güneydoğusunda bulunan Tüdmir’in başşehri Müs­riye’de sevilen ve hürmet edilen bir ailenin evladı olarak dünyaya gözlerini açtı. Babası Ali bin Muham­med, Abbasî halifesinin kumandanlarındandı. Aynı zamanda ünlü düşünür filozof İbni Rüşd’ün yakın ar­kadaşlarındandı. Annesi Nur’un da ensar soyundan gelen bir kadın olduğu rivâyet edilmektedir. İbn-i Arabî (İbnü’l-Arabî) olarak tanınmakta olup künye­si Muhyiddin Muhammed ibn-i Ali bin Muhammed el-Arabî et- Arabî et- Taî el- Hatimî şeklindedir. Ta­savvuftaki otoritesine istinaden “Şeyhü’l- Ekber,” dini ilimlerindeki vukufiyeti ve mücceddidliğinden dolayı da “Muhyiddin” lakaplarıyla anılmaktadır.

Mütedeyyin bir ailenin mensubu olan İbn-i Ara­bî, sekiz yaşına gelinceye kadar Mürsiye’de kaldı. Daha sonra ailesi birlikte Endülüs’ün başşehri olan İşbiliye’ye göç etti. Endülüs idaresi o sıralarda ilim ve irfana çok önem verdiğinden, başşehir önemli bir kültür merkezi haline gelmişti. Böylece buraya gelmiş bulunan alim ve filozoflardan istifade etme imkânını buldu. Bulûğ çağına gelinceye kadar bu or­tamdan istifade ettikten sonra yavaş yavaş inziva hayatı yaşamaya başladı. İbn-i Arabî, inzivaya çekil­meyi manevi bir işarete bağlar.

İbn-i Arabî ilk Kur’ân derslerini tarikat mensubu olan Ebu Abdullah el Hayyat adlı kişiden aldı. Ma­nevi alemde Efendimizin (asm) kendisine “Bana sımsıkı tutun, kurtulursun” buyruğu üzerine hadis ilmine ağırlık vermeye başladı. Birçok hadis alimin­den ders aldı. Uzun bir süre zahirî ilimlerle uğraştık­tan sonra manevî ilimlere ağırlık vermeye başladı. Yirmi altı yaşlarında bulunduğu sırada Sebte, Fas ve Tilimsan ve oradan da Tunus’a giderek buralar­daki tasavvuf erbabı kişilerle görüştü. 1200 tarihin­de Mekke’ye giderek ilk defa hac farizasını yerine getirdikten sonra, tekrar Mekke’ye gittiğinde de uzun bir süre kalarak Fütuhatü’l-Mekkiye adlı eseri­ni burada kaleme almaya başladı. Buradan ayrıldık­tan sonra Bağdat, Musul, Urfa, Diyarbakır, Sivas ve Malatya’yı da ziyaret ederek orada kaldı.

İbn-i Arabî, Anadolu Selçuklu Sultanı İzzeddin Keykavus’a gönderdiği mektupta, Haçlılara karşı tavizkâr tutumdan vazgeçip onlarla savaşmasını tavsiye etti. Haçlıları, kafirlerin en şiddetlileri ola­rak tavsif etti. Bunların işgali altındaki beldelerde yaşayan Müslümanlara göç etmelerini tavsiye etti. Dımaşk’a gidip yerleştikten sonra Benizekilerin malikanesinde hakkın rahmetine kavuştu. Kasiyun Dağı eteklerindeki kabristanda defnedildi. Zaman­la buralar harap olup, türbe kaybolmuşsa da Yavuz Sultan Selim tarafından tespit ettirilerek onarıldı ve yanına bir cami ile bir tekke yaptırıldı. Daha son­raki yıllarda da tamir ve onarım gören türbe halen ziyarete açık bulunmaktadır.

Muhyiddin-i Arabî, eserlerini herhangi bir müellif gibi düşünüp yazmadığını ve eserlerinin Allah’ın bir ihsanı ve ilhamı olduğunu belirtir. Verdiği bilgilerin, bazı eserlerden derlenip aktarılan türden olmadığını, başkalarına ait olan sözleri tekrarlamadığını, sadece Cenab-ı Hakkın kendisine keşif yoluyla ihsan ettiği bilgileri ihtiva ettiğini kaydeder. Marifetullahı ilimler dairesinin merkezine alarak hareket eder. Yazdığı şiirlerin, mehdiye ve hasbihallerin hangi isim altın­da olursa olsun, (ırmak, yer, kadın ismi vs.) hepsinin arkasında İlahî maarif olduğunu dile getirir. Düşünce ve fikirlerini belli bir doktrine bağlamak ve bazı akım­larla irtibat kurmak hemen hemen imkânsızdır. Onu tam olarak anlamak isteyenlere, filozofların kitapla­rında kayıtlı bulunan hükümlerle kendisine yaklaşıl­mamalarını tavsiye eder. Çünkü, birçok açıdan ken­dinden önceki düşünürlerle aynı görüşte olmadığı gözden kaçmamaktadır.

Muhyiddin, Vahdetülvücut düşüncesinden ha­reketle, Allah’ın varlığının yanında mevcutların sözünün bile edilemeyeceğini belirtmiştir. Bütün dikkatini Cenab-ı Hakkın vücudunda toplayarak O’ndan gayrisini adeta görmez. Nazar-ı dikkatini, mevcutlardaki İlâhî tecellilerde yoğunlaştırır. Bu düşüncenin temelinde, Cenab-ı Hakkın sanatların­daki isim ve sıfatlarının tecellilerine yönelme fikri vardır. Kainattaki güzellikte Cemalullahı, yer altı ve yerüstünde bulunan en küçüğünden en büyüğüne kadar bütün canlılara rızklarının gönderilmesinde Rezzak, Rahman, Rahim isimlerinin tecellilerinin görünmesi gibi.

Muhyiddin-i Arabî’nin büyük şahsiyeti konusun­da en ufak bir tereddüt yoktur. Ancak eserleri ve umumun istifadesi konusunda çok temkinli olmak gerekir. Bediüzzaman Hazretleri “Bir zaman kalbi­me geldi, niçin Muhyiddin-i Arabî gibi zatlar saha­belere yetişemiyor?” deyip, sahabelere neden ye­tişmediğinin hikmetini açıklarken verdiği isim ras­gele değildir. “Muhyiddin, kendisi hâdî ve makbul­dür. Fakat her kitabında mühdî ve mürşid olamıyor. Hakaikte çok zaman mizansız gittiğinden, kavâid-i Ehl-i Sünnete muhalefet ediyor ve bazı kelâmları zâhirî dalâlet ifade ediyor. Fakat kendisi dalâletten müberrâdır.”2 Bu ifadeler alim ve veliliği konusun­da net bilgiler verdiği gibi eserlerinin okunmasına ayrı bir açıklama getirmektedir. Netice itibarıyla de, “Evet, bu zamanda Muhyiddin’in kitapları, hususan vahdetülvucuda dair meselelerini okumak zararlı­dır.”3 denilerek, yanlış anlama ve anlaşılmalara kar­şı ikaz vazifesi ifa edilmektedir.

Muhyiddin-i Arabî ve diğer bazı zatların arzın yedi tabakası, Kaf Dağı, Meşmeşiye vs. dünyada görmediğimiz ve onların manen gördüklerini söyle­meleriyle ilgili olarak da şu ifadeler yer almaktadır: “Onlar ehl-i hak ve hakikattirler, hem ehl-i velayet ve şuhuddurlar. Gördüklerini doğru görmüşler; fakat ihatasız olan halet-i şuhudda ve rüya gibi rüyetlerini tabirde verdikleri hükümlerinde hakları olmadığı için, kısmen yanlıştır. Rüyadaki adam kendi rüyasını tabir edemediği gibi, o kısım ehl-i keşif ve şuhud dahi rü­yetlerini o halde iken kendileri tabir edemezler. On­ları tabir edecek, “asfiya” denilen veraset-i nübüvvet muhakkikleridir. Elbette o kısım ehl-i şuhud dahi, asfiya makamına çıktıkları zaman, kitap ve sünnetin irşadıyla yanlışlarını anlarlar, tashih ederler, hem et­mişler.”4 bu ifadelerin devamında verilen temsillerle de önemli izahlar yapılmıştır.

Dipnotlar:

1.Bediüzzaman Said Nursî / Mektubat

2. Bediüzzaman Said Nursî/ Lem’alar

3. A.g.e

4. Bediüzzaman Said Nursî/ Mektubat

Kaynak: Yeni Asya Neşriyat/ Portreler

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir