“Hac gönül dilinin konuşulduğu mekândır.”

Yrd. Doç. Dr. Esma Sayın ile hac ibadetinin mahiyetine ve diğer ibadetlerle ilişkisine dair bir sohbet gerçekleştirdik. Keyifli okumalar…

Hac ibadeti İslâm’ın şartlarından bir tanesi ve tarihî geçmişi olan çok yönlü bir ibadet. Bu anlamda haccın mahiyetine dair neler söylersiniz?
Haccın hem bedensel, hem manevî, hem tarihi, hem de sosyal bir yönü var. Ama her ne kadar bu saydığımız maddeler içerisinde, çok yönlü bir hacdan bahsediyor olsak da aslında insanı en çok etkileyen yönü manevî cihetidir. İnsanın kişisel, manevî tekamülüne yaptığı katkı çok büyüktür. İbadet cihetinden bakarsak oruç, namaz gibi haccın da böyle bir katkısından bahsedebiliriz. Ve haccın bir diğer özelliği de bütün ibadetleri ve ümmeti kendi bünyesinde  toplaması ve tarihsel bir tarafının bulunmasıdır. Çünkü Hz. Âdem’den (as) bu yana peygamberlerin kutsal saydıkları ve tevhid inancını, insanların kalplerine yerleştirdikleri mekânlardan ve zamanlardan bahsediyoruz. Yine Kur’ân-ı Kerim’de buna benzer işaretler var. Mesela Tin Suresi’nde “İncire, zeytine ve bu emin beldeye Mekke şehrine andolsun.” buyruluyor. Yani Peygamberlerin yaşadığı yere ve zamana Rabbimiz yemin ediyor. Yemini, bir nevi ünlem gibi düşünün, bir şeyin önemini hissettirmek ve fark ettirmek, dikkat çekmek istediğimiz zaman kullanılır. Arapçadan da bizlerin lügatlerine geçmiş bir ifadedir. Cenab-ı Hak Hz. Peygamberin (asm) yaşadığı topraklara, kutsal mekânlara ve kutsal zamanlara yemin ediyor. Bu zamanlara, mekânlara dikkat çekiyor yani. Hacda da aslında bu zamanlara ve bu mekânlara bir vefa vardır. Hz. Âdem’den (as) bu yana, Hz. İbrahim’i (as) anarak ve Hz. İbrahim’le (as) beraber, Hz. Peygambere (asm) kadar uzayan bir tevhid ağacının, meyvesinin, tadını hissetmek ve yaşamak vardır. Aynı namazdaki “Salli Barik” dualarında Hz. Âdem’den (as) bu yana gelen, Hz. İbrahim’le, Hz. Muhammed (asm) dahil olmak üzere ümmeti arasındaki bütün insanlık ailesine salat ve rahmet eyle, onları yücelt mübarek kıl” dediğimiz gibi hacda da böyle bir manevîyat, köklere bağlılık, tevhid inancının yoğun ve güçlü bir şekilde kalpte tezahürü ve o meyvenin sonuç vermesi, faydalı olması, manâ âleminde insanı güzelleştirmesi gibi özel ve güzel noktaları vardır. Bu anlamda da evet gerçekten hac tevhidi gönüle nakşeden bir ibadettir. Yani bu açıdan da tarihseldir. Bizi köklerimize bağlıyor.
Bediüzzaman Hazretlerinin bir tespiti var. Rüyada hitabe diye bir eserinde, haccın içtimaî yönü ihmal edildiğinden, İslâm âleminin böyle bir kargaşa yaşadığından bahsediyor. Bu anlamda haccın içtimaî yönü hakkında ne dersiniz?
Hacdan bahsederken farklı ırklardan, farklı bölgelerden, farklı kültürlerden hatta farklı dillerden birbirlerini anlayan hisseden, tevhidle birbirlerine bağlanan bir insanlık ailesi ve bir ümmet bilincinden bahsediyoruz. Ben umre tecrübemden yola çıkarak bir şeyler söylemek isterim. Şöyle ki; biz Mescid-i Nebevî’ye gittiğimiz son günde, Hz. Peygambere (asm), yarısı Türkçe yarısı Arapça olan salavat-ı şerifelerden oluşmuş dualar ediyorduk. Orada bizi dinleyip, amin diyen, sadece Türkler değildi. İşin ilginç tarafı biz kendi aramızda 2-3 arkadaş toplanmıştık. Etrafımızda bulunan Güney Afrikalı, Suudi, Endonezyalılar Arapça dualara amin dedikleri gibi Türkçelere de amin diyorlar. “Allah Allah onlar Türkçe dua bilmiyorlar, nasıl aynı samimiyetle amin diyebiliyorlar?” diye içimden geçirmiştim. Ama çok da hoşuma gitmişti. Ne kadar büyük bir samimiyet. İnsan bilmediği dile bu kadar güzel amin der mi? Hayranlıkla onları izlemiştim. Bir sonraki gün Mekke’de tavafa girdim. Farisî pir-i fani yaklaşık yüz yaşın üstünde beli bükülmüş biri “Hûda” yani Allah diyor. Sesi de titrek. O Hûda deyişi hakikaten beni o kadar etkiledi ki, ben o gün onunla tavaf ettim. Yani o bitirene kadar, ben kaç tavaf, şavt yaptım hatırlamıyorum. O kadar büyük bir manevîyat ve aşk var. Oradan anla¬dım ki aşkın dili olmaz. Gönül dilinin, belli bir lisanı yoktur. Hac da gönül dilinin konuşulduğu mekândır. Aynı namaz gibi. Namazda da kişi salavat dualarında “Allah’ım Hz. İbrahim’e (as), ailesine, dostlarına rahmet ettiğin gibi Hz. Muhammed’e (asm) ailesine, dostlarına merhamet et” der. Hiçbir peygamberi ve peygamberlik neslini birbirinden ayırmaz. Yine Hz. İbrahim (as) hac esnasında “Hz. Âdem (as) ve Hz. İbrahim (as) arasında gelen ve Hz. Muhammed’e (asm) kadar giden bütün peygamberlik ailesinin ve ümmetleri mübarek kıldığın gibi özelde de Hz. Muhammed’i (asm) ailesini, dostlarının da mübarek kıl” diye dua eder.
Hacda, umrede iftar soframızda hangi coğrafyadan, kimin oturduğunu da bilmeyiz mesela. “Hangi dil, hangi ırksa Rabbim onunkini de kabul etsin. Ona da bir manevî tekamül nasip eylesin. Hepimizin kalbine hidayet ikram ve ihsan eylesin” diye dua ediyoruz. Aslında bu bilinci insan hayatına geçirdiğinde ayrışmaların, kavgaların olmaması gerekiyor. Tevhide inanan, inanması muhtemel olan ve inanmasını umut ettiğimiz insanların bizim hayatımızda olması gerekiyor. Dolayısıyla insanlık ailesini, Hz. Âdem’den (as) gelme yoluyla bile birleştiren ve bütünleştiren bir bilincin olması gerekiyor. Aslında bütün ibadetlerin bize kazandırdığı ahlâk budur.
Biz bir bütün olunca “Lâ ilâhe illallah” demek anlamlı oluyor…
O topraklarda hepimiz Allah’ın birer misafiriyiz. Bizi orada manevî terbiyesine alıyor. Arafat ve vakfede bizi buluşturdu. Kâbe’de tavaf esnasında bize tesbihin ve tenzihin tadını hissettirdi ve böylece bizi birbirimizle bir ve bütün etti. Biz birbirimizle bir ve bütün olunca “Lâ ilâhe illallah” demek anlamlı oluyor. O zaman gerçekten Allah’ın bir ve bütün, bir ve tek olduğuna hükmetmiş oluyoruz. Onun dışında biz ayrıştığımız zaman “lâ ilâhe illallah” ı ne kadar hissedip yaşayabiliyoruz? Hac, bunları kendimize sorabildiğimiz ve anlamlı cevaplar alabildiğimiz, peygamberlere, ailelerine, yaşadıkları yerlere, o manevî derinliklere, o edilen dualara, tesbih ve tenzihlere, hakiki tövbelere şahitlik edilen ve bunların yaşanması için, çok büyük bir imkân meydana getiren mekân ve zaman dilimidir. Hac ibadeti bu manevîyatı yakalayabilmek adına da çok önemli.
Gerçekten muazzam bir ibadet yönü var. O süre boyunca değil bir insana kaba davranmak, hayvanlara hatta yapraklara dahi zarar vermeme duygusu içinde oluyorsunuz değil mi?
Evet biliyorsunuz ki ihram yasakları var. Tırnak kesmeye bile bir usûl getiriliyor. Her şeye edeple davranmak, edepten ayrılmamak ve hidayeti hissetme anı yaşanıyor. Mesela tavafla, diğer ibadetlerin arasında da çok ciddi bağlar kurabiliyoruz. Namazla hac arasında çok güçlü bir bağ olduğunu fark ediyoruz. Hani peygamberler ve peygamber aileleri arasında nasıl tevhide dayalı büyük bir bağ var, bizim ibadetlerimiz arasında da çok büyük bir bağ var. Mesela namaz ibadetinin en güçlü hissedilebileceği noktalardan bir tanesi tavaf anıdır. Tavafta “Bismillahi Allahuekber” diyoruz. Namaza başlarken de nefsimizin kurbanını kesip “Allahuekber” diyoruz. Tavafta bütün kâinatın, güneşin etrafında dönmesi gibi biz de dönüyoruz ve tesbih, tenzih ediyoruz. Tesbihte “Seni güzel isim ve sıfatlarınla anarım.” tenzihte ise “Sen benim gibi değilsin” itirafı vardır. Yani “Sen sonsuz yücelik Sahibisin, ben sonsuz yücelik sahibi değilim”, “Sen sonsuz merhamet Sahibisin, benim merhametim sonlu ve sınırlı.” Buna haddi biliş de diyebiliriz. Sonra istikamet yörüngesine giriyorsunuz. O yörüngeden dışarı çıkamıyorsunuz. Tavaf hareketi, âşıkların istikamet yörüngesidir. Bakıyorsunuz orda da “İhtinessıratelmüstakim” ayet-i kerimesi tecelli ediyor. “Allah’ım bizleri istikamet üzere doğru yola hidayet et”. “Öfkene uğramışlara ve sapmışların yoluna iletme” hali ve tavrını yaşıyorsunuz. Tavaftan çıkarken bir bakıyorsunuz Rabbena Atina duasına çok benzer dualar var. Bunlar Hz. İbrahim’in (as) dualarıdır bu vesileyle yine anılmış oluyor. Mesela tavafta Makam-ı İbrahim vardır. Makam-ı İbrahim’de de benzer salat duaları vardır ki yine Hz. İbrahim (as) anılır. Mesela mültezemi düşünün, mültezemde Kâbe’nin kapısına yapışıyoruz. Aynı annesinin şefkat kanatlarının altına giren çocuk gibi, Allah’tan bağışlanma diliyoruz.
O manevî havayı bir nebze de olsa hissettik. Son olarak eklemek istedikleriniz var mı?
Bazen teselli mahiyetinde ama gerçekten inandığım bir şey derim “Hacca gitmek çok güzeldir. Ama maddî durumundan dolayı gitmeye gücü yetmeyen insanlar üzülmesin. Çünkü insan hacdaki manevîyata benzer bir manevîyatı namazla her gün yaşar.” Yani yaşama imkânımız var en azından. Tabi ikisini bir arada yaşamak çok muhteşem bir şey. Ama birçok dua ve tesbihin namazda da bir karşılığı var. Sanki Arafat’ta, vakfeye durmak, namazdaki kıyam duruşuna benziyor. Yine namaz sonundaki tekbirle nefsin kurbanını keseriz diyor Hz. Mevlana. Aslında ibadetler birbirlerine o kadar bağlılar ki ve hepsi tevhidi, birliği, bütünlüğü haykırıyor. O zaman dünyadaki insanlık ailesinin de bir bütün olması lazım. Bu ibadetler bizi buraya götürmeli. Götürmüyorsa, insanın tekrar ibadetlerini ve tevhid inancını gözden geçirmesinde fayda var.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir