Sonsuza  Doğmak

Ruh ve beden. Hiçten var edilip ete kemiğe bürünen insanoğlunun bu âlemdeki varlığı. Bedenimiz üstüne titrediğimiz hayatımızın can kafesi. Varlığımızı sürdürebilmek için hem sağlığına, hem beslenmesine, hem de korunup muhafaza edilmeye muhtaç. Zafiyetimizin görünürdeki hali.

Maddi varlığımızı, madde oluşundan da öte, onu idame ettirmenin üstünde bir ehemmiyetle koruyup kolladık belki de. Nefsimiz yoldan çıkıp cesedimizi türlü riyaya büründürmeye kalktığında, ruhun iniltilerini duymazdan gelmek kolayımız olmuştu. Bedenin pervanesi olmak, manevi bünyemize gözlerimizi kör etmişken, ruha elzem halleri gerisinde bırakmış. Ruhun ihtiyacatı, açlıkları, susuzlukları… Gaflet onları da çoktan unutmamıza yardım etmiş. Ne zaman maddeden sıyrılıp nefes alabilmiş, o vakit ruhunu duyabilmiş insan. Şeffaf, kusursuz, nurlu varlığını kesif zulümatın koyu karanlıklarına mahkûm olmaktan kurtarıp mahiyetindeki kıymetini anladığı zamanlar ise pek az olmuş. Külliyen ruh olarak isimlendirdiğimiz birçok manevi varlığımızsa, maddenin kesafetiyle gölgelenmiş bünyemizde.

Ruh maddi gılafına aykırı olarak türlü âlemlerle terennüm edip, asıl mahiyetini bulup, asil vazifesini bilebilmek için çırpınadursun. Her bir geçici lezzetin peşine düşüp, nihayetinde gelen elemlerle yanlışta gittiğini derk edip… Gâfillikle geçici gölgelerin peşinde koşuşturup giderken ruhani/ nurani ihtiyaçlarını ertelemenin, belki de fani olana hapsetmenin acil cezası olarak mı sıkılmış ruhum(?)

Nefesler aramaya çıkmış kendine kâh gurbetlere, kâh uçsuz bucaksız çöllere.

Ruh bedenden ayrılacak ya peki bir gün? Ceset fanidir ruh baki. Ceset yaşlanmaya maruzken, ruh latif. Ceset ruhun aksine desek her daim, o halde o hanede ruhun barınması imkânsız gibi görünüyor. Ruh baki âlemlerden bir âlem istiyor.

Bir bakmışsın ne varmış ne yokmuş. Sanki hiç yaşanmamış. Sanki hiç yokmuş gibi. Her şey yalan olup gidişine, faniliğe mahkûm oluşuna, kaderin hükmüne boyun büküp bakar, öylece kalır insan. Nisyana bırakmak ister her şeyi kendi özüyle müsemma. Zamanı, zemini, maziyi…

Geleceğe gönderir bakışlarını, gözlerini iyice aralayarak görmeye çabalar müstakbeli. Tâ ki talihi dönüp ona gülümsesin. Olâ ki, buruk yüreğine bir nebze olsun ferahlama lûtfetsin gelecek günlerden. Geçmişteki gölgeler bırakmaz ki peşimi, düşe kalka yürüdüğüm yollardaki ayak izlerim ayak bağım olur. Engelim olur, prangam olur çıkmazımda.

Yok imiş gibi bir çıkış yolu. İlle de mutluluk aramıyorum oysa. Zira mutluluk dediğimiz şey anlık yaşanıp da sönen bir pırıltı misali. Zevaliyle ruhta bir elem irsiyet bırakan. Olmadı günahını boynuma takıp da giden. Sadece anlık değil, sadece geçici bir gaflet değil, biçare dertlerin dermanı. Gamlardan halas olmak bu kadar âsân olmamalı! Olsa olsa aldanmak olur böylesi, zahirde kolay olanı.

Nedir kaybolduğum ummanında varlığın? Nedir ceplerimi yoklayıp da bir türlü bulamadığım? Yediden yetmişe tüm yaşlarımda. Hem ruha, hem bedene sâkil gelen bu yokluk…

İnsan aslında ölmek için doğar, ölmek için yaşar, ölmek için gelir imiş şu dünyaya… Her gün ölmek için diriliriz yepyeni sabaha. Her nefesimiz, son nefese bir soluk daha yanaşmak. Her kalp atışımız son nağmeye bir nota. Her kelamın ufka yükselip gidişine, her gözümün bakışına, her yüreğimin atışına… Aradığım, kavuşamadığım, yetişemediğim, bulamadığım… Tek bir renk, tek bir seda, tek bir varoluş oysa…

Doğmak ve ölmek nedir ki?

İnsan her doğum gününde ölür aslında… Ölür sonsuzluğa.

“Madem dünyanın gafletkârane gülmeleri, böyle ağlanacak acı hallerin perdesidir ve muvakkat ve zevale maruzdur; elbette bîçare insanların ebedperest kalbini ve aşk-ı bekaya meftun olan ruhunu güldürecek, sevindirecek, meşru dairesinde ve müteşekkirane, huzurkârane, gafletsiz, masumane eğlencelerdir ve sevab cihetiyle bâki kalan sevinçlerdir.”111

 

Dipnot

 1.Lem’alar, Bediüzzaman Said Nursi

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir