Söyle Eylül…

Gidişin adıdır Eylül. Hüznün çağrışımları. Serin esen rüzgârlarıyla savrulup giden kurumuş yapraklar ve daha onlarca, yüzlerce ve binlercesinin sessizce gidişidir. Yalnızlığın başlangıcıdır Eylül. Yokluğa söylenecek, ayrılıklara yakılacak ağıttır sanki. Yakıcı ve kavurucu güneş yerine, fersiz bir sabaha uyanmak, gafletle huzur arasında gidip gelenler için gam yüklü bir halete bürünmeye yeter de artar bile.

Toprakta olmalarına rağmen sararıp kurumaya başlayan, boyun büken nebatatıyla… Mevt ile idam olup, hayat ışıklarının bir bir sönüşü… Vaktin bittiğine delildir Eylül. Zamanın geçtiğine hüccet. Dünyanın geçiciliğine bir mühür olur, vurur damgasını gözlerimizden başlayarak yüreğimize. İçimizi burkar belki. Elimize sımsıcak çayımızı alıp pencere önünde yudumlarken; sarı, kahverengi, gümüş… Ve tüm toprak rengi tonlarının resmigeçidine, yeni perdelerin aralamasındaki hengâmesine şahitliktir ta kendisi.

Her şey faniyken ve her şey gelip geçici. Nefesler, bedenler, ömürler, mevsimler… Sevip-bağlanıp meftun olduğumuz… Aşkıyla yandığımız, sakındığımız, sakladığımız… Hafîz ismiyle koruyup muhafaza eden, tekrar önümüze açacaktır bakide. Sonsuz manzaraya, sayısız sayfalara, içi öz dolu manalara, kilitli mühürlü sandukçalara… Ameller saklıdır başka âlemlerde var olmak üzere. Yeniden yazılacak ter ü taze sayfalara… Yaz mevsiminin o şaşalı günlerinin nihayetinde tatlı bir tebessüm gizlidir simasında, görebilene.

İçimize sakil bir hüzün bırakıyormuş gibi gelsen de günümüze, aslında sen; bize fani olduğumuzu, bu yurttan sonra bâki, asıl bir yurdun varlığını haykırıyorsun. Hakikati söylersin. Hakikat olandan haber veririsin. “Gidilecek uzun yollar var!” dersin. Sevilecek nice bâki mevsimler. Hüzün gizli gibiyken yüreğinde, aksine huzurdan, ferahlıktan bahsedersin. Bitkilerin, hayvanların, insanların, dünyaların, amellerin… Hiçbir şeyin kaybolmayıp, her birinin muhafaza olunacağını.Bu kararsız manevra meydanının, imtihan yurdunun, bâki- sonsuz bir âleme tebdilini dile getirirsin. Ne güzelsin sen Eylül! Kalbi hüşyâr etmeye hüznâver Eylüller kâfi iken. Bizi aldatmadığını, her yeni gelen baharlar ile müşâhede ettik oysa. Yine de sana hüzün namını takıp, ismini karalamaya niyet eden gafil gözler, ilkbaharı hiç görmemişler mi yoksa?

Sen hüzün değil, umut dolusun. Müjde dolusun. Sen gidişi, ayrılığı, yokluğu, gurbeti, uzakları, mevti… Ve ne varsa insanı eleme gark edebilecek kurtulması imkânsız birer girdâb misali. Bu güzergâhta gümrah olana gösterip, sılayı beşaret edersin.

Gizemli, buğulu gümüş bakışlarında yemyeşil baharlar gizlidir muhakkak ki. Serin nefesinde sımsıcak mana iklimleri. Faniliğimizi lisan-ı haline dökersin. Dünya hanında geçici misafirler olduğumuzu tembihlersin. Bu kadar özden anlatışını, uğuldayan rüzgârını, katre katre yağmurunu, lacivert bulutların oradan oraya hareket ettiği gümüş renkli göğünü… Seni sevmemek mümkün mü? Sen konuş ki gafletten ayılalım. Sen söyle ki hakikati duyalım, hadsiz rahmet hazinelerinin sahibine şükrümüzü ihmal etmeyelim. Dünyaya gönderilişimizin asıl maksadını unutmadan yaşayalım.

Senin gelişin gafile hüzün, arife saadet. Hoş geldin Eylül ve iyi ki geldin. Yoksa iyiden iyiye uzaklaşıp gidecektik kendimizden. Bizi kendimize getirdin.

“Çünkü gözümüzün önünde her sene güz mevsiminde öyle bir âlem vefat eder ki; herbirisinin hadsiz efradı bulunan ve her biri zihayat bir kâinat hükmünde olan yüz bin nevi nebatat ve küçücük hayvanat, o âlem ile beraber vefat ederler.”1

Dipnot

  • Bediüzzaman Said Nursi, Şualâr, Yeni Asya Neşriyat, İstanbul, 2019, s.191

 

Nuriye Sağdıç

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir