Huzmâsafâ

Sabahın alacasında, oturmuş kitap okuyordu. Okuduğu kitabın içine dalıp gitmişti, fakat kulağına gelen tatlı sesler dikkatini çekti. Yavaşça kalktı. Perdeyi araladı. Duyduğu sesler az ilerdeki çatıdan geliyordu. Baktı… Hiçbir şey göremedi. “Kendilerini saklamışlar ama sesleri sanki bir hoşâmedi” diye mırıldandı. Kulağını okşuyorlardı sanki. Gönlü huzurla doldu. “Kuşları yaratan ve onlara bu güzel sesi veren Rabbe hamdolsun” diyerek tekrar oturdu. Kitabına yöneldi. Fakat zihni kuşlarda kalmıştı. Kitabını kucağına yasladı. Düşünmeye başladı. Geçen iş yerindeki arkadaşının dert yanmalarını hatırladı. “Buralarda yaşanmaz azizim” diyordu. “Hiç güzel bir hâli yok. Yaşanılacak gibi değil… Kuş sesine hasret kaldık.” Arkadaşının bu cümlelerini hatırlayınca tebessüm etti. “Keşke, yanımda olsaydı şimdi. Hasret giderirdi kuş sesleriyle. Hem de şikâyet ettiği bu koca şehirde.”

Oturduğu semt kalabalık bir şehirdeydi. Bulunduğu apartmanın önü, yanı binalarla doluydu. Yani tam da arkadaşının şikâyet ettiği bir hâldi… Ama o şu anda birbirinden farklı kuş sesleri eşliğinde, pencereden sızan güneşin alacasında kitap okuyordu.

“Mevcut şartlar ne kadar kötü görünse de, o şartlar içinde güzel hâlleri yaratacak olan Rabbim” dedi kendi kendine…

“Evet, bahçeli, sakin ve nebatatla iç içe evlerde yaşamıyoruz şehir halkı olarak. Ama tamamen de mahrum bırakılmamışız. İşte güneş, kuşlar, evlerin önündeki ağaçlar, bakkalın yanındaki kediler, saksılara misafir olan kelebekler… Kötü şartlar dediğimiz şeyler de, biz insanların tercihi değil mi biraz da…”

Yerinden kalktı. Mutfağa doğru ilerledi. Kahvaltı saati için çocuklarına sürpriz hazırlamak istiyordu. Az sonra neşeyle masaya oturacaklardı. “Hamdolsun” diye iç çekti. “Aile nimetine hamdolsun…”

Kahvaltı, muhabbet, yapılacak işler derken gün bitiverdi. Yavrularını yataklarına yatırıp, gözlerinden öptü. Usulca yanlarına oturdu. Onlar uyuyana kadar yanlarında kitap okuyacaktı. Sabah okuduğu kitabında kaldığı yeri açtı. Sanki cümleler ona tebessüm ediyordu.

“Ve o yoldaki bahçe ise, cemiyet-i beşeriye ve medeniyet-i insaniye içinde muvakkat hayat-ı içtimaiyedir ki, içinde hayır ve şer, iyi ve fena, temiz ve pis şeyler beraber bulunur. Âkıl odur ki, ‘Huzmâsafâ, da’ mâ keder’* kaidesiyle amel eder, selâmet-i kalble gider.”

Binaların arasından sızarak gelen ay ışığı odalarına doluyordu.

 

Dipnotlar:

1) Bediüzzaman Said Nursi, Sözler,  Yeni Asya Neşriyat, 2007, s. 66

*Güzel ve huzur vereni al, çirkin ve keder vereni bırak.

 

 

 

 

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir