Kapak

Mutlak eşitlik mi? Ferd-i feridlik mi?

         18. yüzyılın ikinci yarısından itibaren bütün dünyayı etkileyecek bir fikrin hâkimiyeti altına giriyordu insanoğlu. Bediüzzaman’ın yıllar sonra, “Beşer esîr olmak istemediği gibi ecir olmak da istemez.”1 İfadelerinde yer bulacak o büyük akım; Büyük Fransız İhtilali denilen tarihî hadiseyle kendini ortaya koymuş ve sonraları etkisini bütün ahir zaman insanların üzerinde hissettirmiştir.

Esasta bir zümrenin istibdadına karşı ortaya çıkmış, bütün insanların eşit haklara sahip olduğunu savunan bir hareketti bu. Amaç böyleyken hukukta olması lazım gelen eşitlik, maalesef yolunu şaşırmış, mutlak eşitlik kanunu suretine bürünerek bu kez de başka bir türlü istibdada kapı açmıştır. 20. Yüzyıl müstebidleri de bu kuvvetten nemalanmanın peşine düşmüşler ve yapılan inkılâpların (!) kılıfı olarak bu mutlak eşitlik namındaki kanunu göstermişlerdi. Hatta o zamanki pek çok din âlimi kimseye yaptıkları gibi Bediüzzaman’a da yaptıkları zulüm ve işkencelerin dayanağı olarak gösterdikleri kanun da buydu. Hani Bediüzzaman eserlerinin muhtelif yerlerinde; “Hangi kanun ile bizi ağır ceza ve pek ağır ihanetler ve tecridlerle mahkûm ediyorsunuz?”2 diye soruyor ya… İşte bu sorularının cevabı 22. Lem’a’da bir ifadede şöyle karşımıza çıkıyor:

            “Bu asr-ı hürriyette ve bu yeni başladığımız cumhuriyetler devrinde, müsavat esası üzerine tahakküm ve tagallübü kaldırmak düsturu, bizim bir kanun-u esasîmiz hükmüne geçtiği halde; sen kâh hocalık, kâh zâhidlik suretinde teveccüh-ü âmmeyi kazanarak, nazar-ı dikkati kendine celb ederek, hükûmetin nüfuzu haricinde bir kuvvet, bir makam-ı içtimaî elde etmeye çalıştığın, zahir halin ve eski zamandaki macera-yı hayatının delaletiyle anlaşılıyor. Bu hal ise, -şimdiki tabir ile- burjuvaların müstebidane tahakkümleri içinde hoş görünebilir. Fakat bizim tabaka-i avamın intibahıyla ve galebesiyle tezahür eden tam sosyalizm ve bolşevizm düsturları, bizim daha ziyade işimize yaradığı için; o sosyalizm düsturlarını kabul ettiğimiz halde, senin vaziyetin bize ağır geliyor, prensiplerimize muhalif düşüyor. Onun için sana verdiğimiz sıkıntıdan şekvaya ve küsmeye hakkın yoktur?”3

            Bediüzzaman’ın verdiği cevapta kendini müdaafa yok. Bir kanun-u İlahiyeyi müdaafa, daha doğrusu ders vermek var. Zira Cenab-ı Hakkın kanunları kâinatın her tarafında işliyor. Sukutu mümkün ve vâki değil ki müdaafaya gerek olsun. Ancak mahkeme kürsülerini vesile yapıp, Cenab-ı Hakkın emri, izni ve tevfikiyle ders vermesi oluyor:

            “Fâtır-ı Hakîm, kemal-i kudret ve hikmetini göstermek için, az bir şeyden çok mahsulât aldırır ve bir sahifede çok kitabları yazdırır ve bir şey ile çok vazifeleri yaptırdığı gibi, beşer nev’i ile de binler nev’in vazifelerini gördürür. İşte o sırr-ı azîmdendir ki: Cenab-ı Hak, insan nev’ini binler nevileri sünbül verecek ve hayvanatın sair binler nevileri kadar tabakat gösterecek bir fıtratta yaratmıştır. Sair hayvanat gibi kuvalarına, latifelerine, duygularına hadd konulmamış; serbest bırakıp hadsiz makamatta gezecek istidad verdiğinden, bir nevi iken binler nevi hükmüne geçtiği içindir ki, arzın halifesi ve kâinatın neticesi ve zîhayatın sultanı hükmüne geçmiştir.”4

            Hatırlayacak olursak, Allah Hz. Âdemi ve Hz. Havva’yı Cennette yaratmıştı da onlar Cennet nimetlerinden istifade eder bir haldeyken, insaniyetin icabı olan bir zaafiyetle şeytan tarafından aldatılarak işledikleri günahla dünyaya gönderilmişlerdi. “Onların Cennetten çıkarılıp dünyaya gönderilmeleri ne hikmete binaendir?” şeklinde aklımıza gelen suale Bediüzzaman, hikmetinin tavzif olduğu açıklamasında bulunuyor. Peki, nedir, neyedir bu vazifelendirilmesi insanoğlunun? –“Öyle bir vazife ile memur edilerek gönderilmiştir ki; bütün terakkiyat-ı maneviye-i beşeriyenin ve bütün istidadat-ı beşeriyenin inkişaf ve inbisatları ve mahiyet-i insaniyenin bütün esma-i İlahiyeye bir âyine-i câmia olması, o vazifenin netaicindendir.”5

            İşte bu vazife-i memuriyenin neticesi olarak Cenab-ı Hak bir tek nev olan insan nevinden binler nev’in mahsulatını alıyor. Melekler gibi sabit bir makama sahip olmayıp, hadsiz makamatta yolculuk edebilen her bir ferd-i insan başka başka kabiliyetler ortaya koyuyor, başka başka Esma-i İlahiyeye muhtelif derecelerde ayine olabiliyor. Böylece bu makamlar küçücük hurma çekirdeğinden tâ hurma ağacına, Ebu Cehil-i Laîn’den Ebu Bekir-i Sıddık’a kadar çeşitleniyor.

            İşte bu nedenle fıtrat-ı beşer reddediyor mutlak müsavat kanununu. Her insan ayrı bir âlem. Her bir âlemde duygular, düşünceler, istidatlar bambaşka bulunuyor. Hepimiz aynı türün, birbirinin kopyası olan fertleri değiliz de; tekiz, yegâneyiz. Her bireyin diğerlerine göre daha faziletli yanları var. Sual soranı sükûta mecbur bırakan bir cevap da bu cihetten geliyor Bediüzzaman Hazretlerinden:

            “Ne vakit bir nefer, bir müşirin makam-ı içtimaîsine çıkarsa ve milletin o müşire karşı gösterdikleri hürmet ve teveccühe iştirak ederse ve onun gibi o teveccüh ve hürmete mazhar olursa veyahut o müşir, o nefer gibi âdileşirse ve o neferin sönük vaziyetini alırsa ve o müşirin vazife haricinde hiçbir ehemmiyeti kalmazsa… Hem eğer, en zeki ve bir ordunun muzafferiyetine sebebiyet veren bir erkân-ı harb reisi, en aptal bir neferle teveccüh-ü âmmede ve hürmet ve muhabbette müsavata girerse; o vakit sizin bu müsavat kanununuz hükmünce bana şöyle diyebilirsiniz: “Kendine hoca deme! Hürmeti kabul etme! Faziletini inkâr et! Hizmetçine hizmet et! Dilencilere arkadaş ol!””6

            Çünkü ehl-i dünya, kendilerinde başkalarında olmayan bir fazilet görme hissini reddedemiyorlar. Biz de reddedemeyiz. Bediüzzaman Hazretleri de bu fazileti inkâr etmiyor; çünkü bunun hikmet-i İlahiye ile beşer fıtratının bir kanunu olduğunu biliyor. Ancak bu faziletin bir tahakküm aracı olarak kullanılmasına karşı çıkıyor. Hatta öyle olduğu hâlde, onun büyüklük değil, küçüklük alameti olacağını ifade buyuruyor. “Faziletleri gereği bize tahakküm etmek haklarıdır.” diye zannettiğimiz bazı büyükleri, büyük taklidi yapan birer çocuk (sabiyy-i müteşeyyih) olarak vasıflandırıyor.7

            İşte mahiyet-i insaniye Kur’ân’ın tarif ettiği şekliyle kabul edilmeyip, her insanın bu manada ferd-i ferid olduğu göz ardı edilince, hem insanın dünyaya gönderiliş hikmetine muhalefet edilmiş oluyor; çünkü bu şekilde bize emaneten verilen istidatların nemalandırılması mümkün olmuyor. Hem de saadet yolları temin edilememiş oluyor. İşte tablo ortada: Bir tarafta dalalet ve sefih medeniyetin getirdiği tek tipleşmiş ve çok çeşitli kabiliyetleri muattal kalmış insanlar, diğer yanda faziletlerini (!) diğerlerinin üzerinde birer baskı aracı olarak, hem de “müsavat- hukuk”un bütün bütün aksine de olsa, kendi cüz’î menfaatleri için kullananlar… Tek tip ve içi boş bir eğitim şekliyle bütün insanlığın terakkisine çalışmak ve saadetini temin etmek fikri nerede;  Muhammed-i Arabî Aleyhissalatü Vesselam’ın dersinde olduğu gibi herkesin kabiliyetine göre şekillenen, insanı bütün Esma-i İlahiyeye câmi bir ayine eden ve ebedi saadete eriştiren terbiye sistemi nerede? İnsan nev’inin çeşitliliğinin zembereği olan müsabaka ve hakikî imanlı fazileti kazanmaya çalışmak yerine, hürriyet perdesi altında mithiş bir istibdada kapı açan mahiyet-i insan tanımları nerede?

Dipnot:

1 Nursî Said, Mektubat, sf.800, Yeni Asya Neşriyat, 2013

2 Örneğin; 14.Şua Müdafaaları, Emirdağ Lahikası Mektupları vs.

3Nursî Said, Lem’alar, sf.409, Yeni Asya Neşriyat, 2013

4 A.g.e. sf.410  

5Nursî Said, Mektubat, sf.70, Yeni Asya Neşriyat, 2013

6Nursî Said, Lem’alar, sf.413, Yeni Asya Neşriyat, 2013

7 Nursî Said, Tarihçe-i Hayat, sf.131, Yeni Asya Neşriyat, 2013

Bir Yorum Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

*