Yaradan çocuğu önemsiyor, peki ya biz?

“Çocuk eğitimdeki en kritik yaş nedir?” diye sorsam size ne cevap verirdiniz? Sizi bilmem ama, uzmanlar en kritik yaşın 0–1 yaş olduğunu belirtiyor. Dahası araştırmalarda çocuğun karakterinin bu yaşta şekillendiğinin altını çiziyor. Bediüzzaman Hazretlerinin hayatındaki en esaslı dersin, “bir yaşında fıtratına ve ruhuna merhum validesinden aldığı telkinatlar” (1) olduğunu belirtmesi ise bize söylenenleri teyit ediyor. Aslına bakarsanız hepimizin eğitim konusundaki genel kanısı galiba bu yönde. Asrın Bediisi’ni tasdik etmeyenimiz var mı? Bense bu tespitlerden yola çıkarak bir soru sormak istiyorum; bu yaş grubundaki bir çocuğa ne verebilirsiniz?

0–1 yaş arası hiçbir çocuğa Kur’ân öğretemezsiniz, davranış öğretemezsiniz, namaz kıldıramaz, doğruyu yanlışı benimsetemezsiniz. O zaman bir yaşındaki çocuk nasıl eğitilir? Bu soru üzerine kafa yormalı bence. Bir çocuğu kızmadan anlamadığı, hediyelerden, gezmelerden, ibadetten anlamadığı bir zaman diliminde nasıl eğitirsiniz? Galiba biz en büyük hatayı “eğitim” kelimesini kullanarak yapıyoruz. Cenab-ı Hakkın çocuğu “fıtrat” (2) üzerine yarattığını düşünecek olursak eğitim yerine “fıtratı muhafaza etme” düşüncesi insanı ihtiyatlı olmaya sevk edecektir belki de. O halde soruyu “fıtrat nasıl muhafaza edilir?” şeklinde değiştirmek gerek. Gelin cevabını beraber arayalım…

 

CAN EMANETİ

Doğum gibi bir mucizeye, bir yaradılışa şahitlik ederken yeni bir “can” emanet edilir size. Yorgunluk, heyecan, duygusallık ve benzeri duygularla iç içe karşılarsınız misafirinizi. Yaklaşık bir ayı geçecek bir süre namaz ibadetine ara verirsiniz. Buna sebep olarak “annenin dinlenmesi” gibi bir yaklaşım sergilense de asıl sebep bu değildir. Cenab-ı Hak size eşref-i mahlûkat olan kulunu emanet etmiştir ve o misafir o kadar önemli, o kadar değerlidir ki; Yaradan anneyi dünyaya çocuğuyla alışabilecek bir süre mühletince namazdan dahi(!) muaf tutar. Zira çocuk ihmal edilmez ve onun ilgiye ihtiyacı vardır… Peki, namazdan daha önemli bir aktivite var mı? Bebeğinizi hiçbir şey için ihmal edemez, ağlatamaz, ağlarken “alışsın” mantığıyla kendi haline bırakamazsınız. Bebeğin ağlatılmamasının önemli hikmetleri var…

Çocuğunuz biraz biraz büyümeye başlayınca siz de artık ibadetlerinizi yapmaya hazır hissedersiniz kendinizi. Yalnız bebeğiniz, ibadetin ne olduğunu bilmediği için zaman zaman canhıraş bir ağlayışla sizi isteyerek çaresiz bırakır sizi. Çok enteresandır ama normal zamanlarda namazın yavaş kılınanı makbul iken, konu bebek olunca namazın kısa tutulması ya da hızlandırılması makbul olacak. Zira sizdeki “can” bir hayli kıymetli. Efendimiz’in (asm) imam olduğu cemaatte dahi ağlayan çocuk için namazını kısaltması bunun en güzel örneği.

 

10-aAĞLAMAMASI ÇOK ÖNEMLİ

Bebeğiniz büyümeye devam edecek, evinizde emekleyerek ilerlemeye çalışan minik bir insan var artık. Kimi zaman siz namaz kılarken sırtınıza çıkmaya çalışacak, kimi zaman tahiyyatta iken kucağınıza oturacak, kimi zaman oyuncaklarını alıp sizin önünüzde oynayacak, kimi zaman da ağlayarak kucağınıza gelmek isteyecek. Çoğu zaman çocuğun namazı “rahat kıldırmamasından” şikâyetçi olsa da anneler, durumun öyle olmaması gerektiğine inanıyorum ben. Zira namaz kılarken sırtınıza bir yük almaya kalksanız namazınız bozulduğu halde bu; çocuk olunca namazınızın sıhhatine hiç bir şey olmayacak. Kucağınıza oturduğunda namazınız bozulmayacak… Bir insana karşı namaz kılınamayacağı halde; konu çocuk olunca namaz kılınacak. En fazla düşünülmesi gereken kısımsa; İslâmiyetin; çocuğunuz namaz esnasında ağladığında onu kucağınıza alma ruhsatını veriyor olması. Düşünün biraz, bebeğinizi kucağınıza alarak namaza duracak, secde esnasında indirecek, sonra tekrar alabileceksiniz.(3) Neden? Çünkü bebeğinizin ağlamaması çok önemli…

 

ERTELENMEYECEK KADAR ÖNEMLİ

Ramazan gibi mübarek bir ayı emzirme döneminizde karşılayacaksınız. Bir yandan gece uykusu dâhil her şeyinizi feda ettiğiniz yavrunuz tüm gün size yapışık olacak, diğer yandan bu halde emredilen orucu tutmaya çalışacaksınız. Kimi zaman gücünüz yetse de bu orucu tutmaya, kimi zaman halsiz kalacak derecede yorulacaksınız. Sonra İslâmiyetin verdiği izin rahatlatacak sizi. Yaradan’ın “emzikli kadın oruçlu iken çocuğuyla ilgilenemezse, çocuğu değil orucu ertelesin” gibi lütufkâr bir yardımla imdadınıza yetiştiğini göreceksiniz. Zira çocuk ihmal edilemeyecek kadar önemli bir dünya misafiri. Çoğu kimse bu iznin “süt yetmediği için” verildiğini düşünse de bununla fazla alakası yok. Kimi bünyelerin açken dahi mucizevî bir şekilde süt akıttığını, kimi bünyelerinse yemek yemeden süt üretemediğinin şahidiyiz hepimiz. Ama İslâmiyet sütü olan ya da olmayan ayırımı yapmadan bütün emzikli kadınların “orucunu ertelemesine” izin veriyor… Çünkü çocuk ertelenemeyecek kadar önemli bir emanet…

 

SEVAP HAZİNESİ

Çocuk dünyaya teşrif ettikten sonra gece uykusu gibi bir kavram annelerin dünyasında yer almaz artık. Annenin kendine zaman ayırması ise bir lükstür. Çocuğun emzirilmesi, bakımı, ihtiyaçları ve uykusu zamanla anneleri sabır noktasında zorlar. Hâlbuki İslâmiyet anneye çocuğunu emzirmeme veya çocuğuna bakmama hakkını da sunmuştur. Yani çocuğa bakmak farz ya da vacip değildir. Burada dikkatinizi çekmek istediğim önemli bir nokta var. Namaz ve benzeri farz olan ibadetler için teşvik yoktur İslâmiyet’te, zira o farzdır yapma ya da yapmama gibi bir seçenek sunulmamıştır. Konu emr-i İlâhî olduğu için biz itaatle mükellefiz. Hâlbuki anneler için teşvik vardır. “Razı değil misiniz ki? Bir kadın doğum sancısına tutulduğunda gök ve yer ahalisi dahi onun için cennette ne sevindirici şeylerin hazırlandığını bilemesin. Doğum yaptığında çocuğun memesinden emdiği her yudum süte bir sevap yazılsın. Gece çocuk onu uykusuz bıraktığında Allah rızası için yetmiş köle azad etmiş gibi sevap kazansın” (4) buyuruyor rahmet peygamberi…

 

ŞEFKAT KAHRAMANLARI

Dürüst olmak gerekirse; hepimiz insanız, bir annenin hiç sinirlenmeden, kızmadan, bağırmadan çocuk yetiştirmesi çokta mümkün değil. Peki, anne, sabrının kalmadığı, sinirlendiği, yıprandığı anlarda bu müjdeler olmasa nasıl dayanır? Her bir yudum süt verişine bir sevap, her uykudan uyanışına yetmiş köle azad etmiş gibi sevap. Neden? Çünkü Cenab-ı Hakkın emanetini imtihana hazırlamak o kadar basit değil. Keşke çocuk yetiştirmenin, büyütmekten ayrı mânâlar taşıdığının idraki içinde olabilsek her zaman…

Bu ve benzeri İslâmiyetin sunduğu bütün izin, ruhsat ve müjdeler aslında 0–1 yaş grubunun eğitiminin ne şekilde olduğunun gayet veciz bir açıklaması bence. 0–1 yaş ya da 0–4 yaş (çocuğun ruhen doğumu) denilen zaman dilimi içerisinde yapmanız gereken en önemli vazifeniz yavrunuzla merhametkârane ilgilenmek. Sarıp sarmalamak, öpüp koklamak, onun ihtiyacı miktarınca ilgilenmek. Bediüzzaman’ın bizlere “şefkat kahramanı” diye seslenişinin altında bu mânâlar hiç mi yok?

 

HAYATIMIN HER ANINA SÜKÛNET İNDİR

10-cİlgilenmek; ama öyle önüne oyuncakları yığarak televizyon, internet ya da telefonla meşgul olmak değil, onunla beraber oynamak. Kulu ağlamasın diye namazda dahi kolaylıklar sunan bir Rabbe rağmen, temizlik için minik bir yavruyu ağlatmamak, televizyonun önüne terk etmemek. İlgilenmek; ama “biraz ağlamasından bir şey olmaz” gibi İslâmiyet’te olmayan bir düşünceye kapılmamak. Çocuğumuzu gezdirmek, oyuncaklara boğmak değil, gerçekten sevmek, bağrına basmak. İhtiyaçlarını gidermek ama saymadan sövmeden, saygı duyarak… “Hayat kolay değil, zorluklara alışsın” mantığının bebeğin fıtratına ne kadar zarar verdiğini bir bilsek…

Sadece bu kadar mı peki? Tüm mesele sevmek mi? Tabii ki değil…

Bediüzzaman gibi bir şahsiyete kadar sayısız âlimler yetiştirmiş bir neslin devamı olarak annelerin özeleştiri yapması gerektiğine inanıyorum. Bu yüzden biraz ezber bozmaya çalışıyorum… Hatta biraz da aykırı gidiyor ve sizi bir kıyaslamaya davet etmek istiyorum;

Nuriye Hanım’ın Üstad’a hamile iken abdestsiz gezmeyip, Üstad’ı abdestsiz emzirmemesi onlara has bir durum mu olmalı sizce?

Eskiden çocukların efendi olduklarından, söz dinlediklerinden, ibadetlerini tam yaptıklarından bahsediyoruz. Mesele sadece onların eskide yaşamış olmaları mı? Bu zamanın annelerinin maneviyatlarının bunda hiç mi payı yok?

“Hayatımın her anına sükûnet indir” diyerek, bizlere sekineyi tavsiye eden Üstada rağmen hayatımız neden bu kadar hızlı?

 

VAZİFEMİZİ YAPMAKLA MÜKELLEFİZ

Geçmiş zamanın çocuklarında hiperaktivite, dikkat eksikliği ya da koliklik var mıydı? Çocukların hayatımıza hazır gıdalar girdikten sonra hiperativite, televizyon girdikten sonra dikkat eksikliği ve hamilelikteki bir takım etkenlerden dolayı kolik olma ihtimalleri olamaz mı? Bütün bu konular İslâmiyet’ten ayrı düşünülmemeli bence. İslâmiyet “fıtrat” dini ise eğer, fıtrî olmayan her şey fıtratı zedeliyor olmalı değil mi?

Efendimiz (asm) çocukları dinlerdi, şimdi çocukların her istediğini yaparak onlara sus payı mı veriyoruz acaba?

Zat-ı Ekrem’in (asm) yetiştirdiği o gençler ilimde öncü olurken, şimdilerde “fıtrat” üzere doğan çocuklarımız bırakın yedi yaşını, on yaşını geçtiği halde neden namaz kılmıyor?

Cenab-ı Hak “Zatını inkâr etse bile” buluğ çağına ermeden ölen bütün çocukların cennet ehli olacağını taahhüt ediyor. Biz, çocuğun bizi anlamaya başladığı dönemden itibaren söz dinlemesini istiyor, dinlemeyince ya cezalarla, ya da yaftalamalarla onu bir kalıba sokmaya çalışıyoruz. Bu sakat zihniyet bize nerden bulaştı?

Bütün bu yazılanları okuduktan sonra “canım anne babayla o kadar alakalı olsaydı Peygamber çocukları katil olmazdı” diye düşünebilir hatta itiraz edebilirsiniz. Ancak biz vazifemizi yapıp, vazife-i İlâhîye’ye karışmamayı Üstadımızdan öğrendik. Bizim vazifemiz çocuğun hayırlı olması yönünde çalışmak, o çocuğun hayırlı olması ya da olmaması bize ait değil. Dünyanın sebepler üzerine yaratıldığını da göz önünde bulunduracak olursak; vücutta hastalık varsa nedenini öğrenmek için çalarız doktorun kapısını. Maneviyatta da bir takım sıkıntılar yaşıyorsak eğer; hastalıklı uzuvları teşhis etmekle mükellefiz…

 

HÜLASA

Rabbimin emanet ettiği değerli “can”ı evimde ağırlamaya başladığımdan beri düşünüyorum bütün bunları. Evvela kendi imanımızı kurtarmakla mükellef olduğumuzu biliyor, üzerimdeki sorumluluğun altında çoğu zaman ezildiğimi hissediyorum. İslâmiyet’in sohbet ortamlarından hayata aktarılma zamanının geldiğini ve bunun ne denli zor olduğunu biliyorum. Çocuğunun fıtratını muhafaza etmek isteyen birçok annenin “haram lokmadan, televizyondan, hazır gıdadan, gıybetten, kimyasallardan” uzak durma çabalarının önemsenmediğini, bunların İslâmiyet’le çok da alakası yokmuş gibi muamele gördüğünü de biliyorum.

Çevrenizi biraz gözlemlerseniz İslâmiyet’in sözde anlatıldığı, zihinlerinse İslâm’a zıt hükümler içinde olduğunu müşahede edeceksiniz çoğu zaman. İşte bu yüzden İslâmiyet’i anlatmaktan vazgeçip anlamaya çalışmadıkça İla’yı Kelimetullah vazifesini bihakkın ifa etmemizin zor olacağını düşünenlerdenim…

 

Dipnotlar:

  1. Lem’alar, Yirmi Dördüncü Lem’a
  2. “Her doğan, İslâm fıtratı üzerine doğar. Sonra, anne-babası onu Hıristiyan, Yahudi veya Mecusi yapar.” (Buhârî, cenâiz 92; Ebû Dâvut, sünne 17; Tirmizî, kader 5)
  3. Efendimiz (asm) torunu Ümame omzunda olduğu halde tekbir alarak namaza durur, rükû ve secdede yere koyar, doğrulduğunda tekrar omzuna alarak devam ederdi. Ve bu sırada cemaate imamlık yapmaktaydı. (Ebu Dâvûd, Salât, 164–165; Nesâî, İmamet, 37.)
  4. Munavi, Feyzu’l Kadiri cilt 2, s. 164

1 Yorum

  1. Aysun Sahin-Narot

    Cok tesekkür ederim. Allah razi olsun sizden, hakkinizi helal edin. Cok dogru sözler bunlar. Almanyadan Selamlar ASN

Bir Cevap Yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir