Bahar gibi sen de diril!

Bahar olanda açılan her bir filiz, dokunan her bir yaprak, bir çayırda, bir su başında, yıkılmakta olan bir duvar üstünde, yığılmış bir toprak kümesinde tohum tutmuş her bir çiçek, âleme rengarenk göz­leri ile bakarken; hem bakıyor, hem de ‘’Bana bak, beni yaratıcım namına gör’’ demiyor mu? El değ­memiş emsalsiz güzelliklerden haber vermiyor mu?

Yağmur damlaları, kar taneleri yere inerken, bir rahmet duası ile aynı anda kalplerimize düşüp, en taşlaşmış kalpleri dahi yumuşatmıyor mu?

Henüz hidayete ermiş bir kişinin gözlerinden dökülen yaşlar, mânâda dirilişin muhteşem güm­bürtüsünden haber vermiyor mu? Zira bir kalbin dirilişi; kainat çapında bir çalkalanışın ihtizazı ile insan denilen mahlukun aslına dönmesinin, Rabbi­ni bilmesinin habercisi ise, elbette onun gözünden dökülen yaşlar, bir kalpteki manevi bahar dirilişinin müjdecisidir.

Şehirler ne kadar sisli puslu, ne denli karışık ve gürültülü, insanlar bin bir sıfatla birbirini suçluyor görünse de, görmek duymak isteyene; bir güzel huy, bir güzel söz, bir tebessüm, bir iyi niyet, bir kü­çük hayır yine de büyük görünür. Temelde bir kaç sağlam taş bulunsa, bir arkeolog dikkati ile yeni bir imar hareketini oluşturmaya başlar varlığında bütün bunlar. Hiç bir şeyi küçük görmeyin. Öylesi­ne küçük şeyler var ki, birleşince nice büyük şeyleri oluşturur.

Kalpler, gözler kapanmış demeyin. Belki siz o kalbe hangi kapıdan girileceğini bilmiyorsunuz. Her kalbin açık bir kapısı, her gözün kalbe ulaş­tıran bir yolu vardır. Sizin de kalbiniz asla kapalı değildir. Onu ısrarla kapalı tutan sizsiniz. Bir ku­rak toprağa bir tohum düşmüştür. Yıllarca yağ­mur almamıştır. Bir gün, az da olsa bir yağmur alır ve hemen dirilişi gerçekleşiverir. Mademki insansın, madem ki sende yaratılış itibari ile çok cevherler var, bir gün belki sadece bir tek söz ile dirilişe geçebilirsin. Kulağın, gözün gönlün açık olsun yeter ki…

Şu iki sıralı apartmanların arasında giden daracık caddede, birbirine girmiş araba yığınları­nın, insanın düşünme gücünü yok edip, gözünü kör ettiği hengamda; işte bakın, şu apartman köşeciğinde bulduğu bir avuç toprağa kök at­mış sarı papatya diyor ki; ‘’Benim görevim, ne olursa olsun tohum atıp, kök salmak, çiçeklerimi açıp Rabbimi övmek ve bütün insanlara O’nun san’atını, yüce sıfatlarını ve isimlerini okuttur­mak…Yer beğenmemek gibi bir durumum yok. Görev için hangi mekan verildi ise, hemen gö­revime başlamak benim işim. O vardır ve birdir. Ben de O’nu okutturan bir mektubum. Ben hep bu hakikatleri anlatacağım. Okuyan olsa da ol­masa da. Benim görevim sadece tebliğ. Benim gibi nice beliğ tebliğler var. Eğer okumasını bi­lirseniz…’’

‘’Siz ey insanoğlu, nedir telaşınız, şikayetiniz, karamsarlığınız? O var! O her yerde var. Size şah damarınızdan daha yakın. Sizi meydana getiren her zerreyi, her yapı taşını, O yerleştirmiş. Yara­tılışınıza başka biri asla müdahale etmemiş. Siz O’nun eserisiniz. Niçin O’na teveccüh etmiyor­sunuz? Niçin O’nu tanımaya çalışmıyorsunuz? Zira O’nu tanımazsanız, kendinizi de tanıyamaz, okuyamazsınız…’’

Sarı papatya konuşmaya devam ederek; ‘’Beni her an hoyrat bir el koparabilir. Bir ayak çiğneyebilir, biri gelip daha tohum tutamadan kökleyebilir, Şu anda bunları hiç düşünmüyo­rum. Ben ömrüm oldukça O’nu zikredip, O’nu övmeye devam edeceğim. O’nu bütün isimleriy­le okutturup, varlığını bütün aleme ilan etmek benim görevim. Bunun dışında hiç bir şey düşü­nemiyorum.’’

İşte görebilsen, duyabilsen bir sarı papatya­cık bile neler konuşur. Yeter ki sen kalbini kula­ğını kapalı tutma. Aleme ibret nazarlarıyla bak ve her hikmetli fısıltıyı duymaya çalış. Bahar gibi senin de ardı ardına dirilişlerin gerçekleşsin.

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir