Sultan Mehmed (1432-1481)

Kadim tarihimizde Mayıs ayı gelince konuşu­lan; daima İstanbul’un, Konstantiniyye’nin fethi ve Sultan Mehmed Fatih olmuştur…

Tarihi seyri içerisinde Konstantiniyye kendisi­ne gelene kadar yirmi yedi defa kuşatılmış ve alı­namamış. Son olarak ise Sultan Mehmed tarafın­dan 1453 tarihinde kuşatılmış ve fethedilerek a­lınmıştır… Ve kendisi de Fatih unvanına haklı ola­rak kavuşmuştur…

Çocukluğundan itibaren yalnızca dinî değil ilmî terbiye de alan Sultan Mehmed Fatih, Molla Hüs­rev’in, Molla Gürani’nin ve Akşemseddin’in maya­ladıkları ve yoğurdukları bir din-ilim hamurunun neticesi olmuştur…

Şehzadeliğinden itibaren bir peygamber müj­desine mazhar olabilmek için çalışması ve bun­da muvaffak olabilmeyi kendisine gaye edinme­si kendisinin en büyük güç kaynağı olmuştur… “La’tüftehanne’l-Konstantiniyye, Vele ni’mel e­miru emiruna vele ni’mel-ceyşu zalikel’l-ceyş” ya­ni “Konstantiniyye muhakkak feth olunacaktır. O­nu fetheden kumandan ne güzel kumandandır. Ve onu fetheden ordu ne güzel ordudur…” Hadis-i Şerifindeki müjdeli istek Sultan Mehmed’in hare­ket noktasını, güç kaynağını ve mukaddes hede­fini teşkil eder…

Bu konuda asırlar sonra Rene Grousset ise: “Sonunda Roma İmparatorluğunun fetih misyo­nunu, Osmanlı Türkleri başardılar. Çünkü birbiri­ni izleyen çok büyük hükümdarlara sahip olmak şansına erdiler. Osmanoğulları, düşmanlarıyla kı­yas kabul edilmez askerlik dehası taşıyorlardı. Ne istediklerini biliyorlardı. Fetihten gayri hiçbir ülkü taşımıyorlardı. Sonunda müstesna bir hanedan o­lan Osmanoğulları, Peygamberin hadisindeki kut­sal amacı, asırlar sonra canlandırdılar ve gerçek­leştirdiler” diyor… Bu gerçekleştirme ise Sultan Mehmed Fatih’e nasip olmuştur…

Hayat her zaman gül-gülistan geçmiyor… İki dünyaya da hayat ve canlılık katan Doğunun nazlı gülistanı Bağdat ve Batının nazenin gülistanı Gır­nata bütün dünyaya, bütün beşere bâki medeni­yet ve insaniyet meyveleri verdikten sonra yıkılır­ken, bütün İslâm âlemi ve insanlık ağlıyordu…

Bu iki ağlamanın orta yerinde Sultan Meh­med Fatih’in tâ Asr-ı Saadetten aldığı nurlu müj­deyi tahakkuk ettirmesi, İstanbul gibi bir dünya cenneti güzeller güzelini ve sonrasında insanlığın en yüksek noktasında olacak muhteşem Osmanlı Medeniyetini Müslümanlara hediye etmesi, Müs­lümanların iki dünyada da yüzlerini güldüren tar­tışılmaz bir tarihî hakikat olmuştur….

İstanbul’un fethi çağlar açıp kapamak nokta­sında, insanlık tarihi açısından ve değerlendiril­meleri noktasından, gerçekten haklı bir; iman, i­nanç, gayret ve çalışma neticesiyle Sultan Meh­med Fatih hakkında haklı olarak takdirleri tahsin­leri toplamaya vesile olmuştur… Demek ki İstan­bul’a bakarken illâ ki Sultan Mehmed Fatih gibi bakmak ve değerlendirmek çok yerinde ve isabet­li olacaktır…

Sultan Mehmed Fatih’deki gayret bütün bir insanlığa hayret şevkinin, imanının kendisine kazandırdığı özgüven ve desteğin; başarılar karşı­sında şükretmesini bilen bir kul ve Sultan olarak çevresindekilerin, bütün milletinin âdeta taklit ettiği ve özendiği bir şahsiyet olmuştur…

Hakperestliği ve kuvvetli imanı Sultan Meh­med Fatih’e mütevaziliğinden ve samimi olarak bütün insanlık için faydalı düşüncelerinden hiçbir zaman taviz verdirmemiştir…

Sultan Mehmed Fatih’in en sevmediği işler­den birisi; ilim ehli, komutanlar, idareciler ve di­ğer devlet erkânından kişilerin riyakârlıkta, dalka­vuklukta ve menfaat üzerine dönen işlerde bulun­masıdır…

Daima İ’lâ-yı Kelimatullah’ı, Allah’ın emir ve yasaklarını tam olarak yerine getirmek ve yerleş­tirmek ve yaymak kendi hayatının hedefleri için­de yer aldığı için Sultan Mehmed’in dünyaya mu­habbeti olmamış, menfaat ve şahsî gayelerin pe­şinden koşmamıştır… Böyle bir hale sahip olma­dığı gibi, birçok dünyevî imkâna ve kuvvete sahip olmasına rağmen zevk-i sefaya, eğlenceye, dünya lezzetlerine dönüp bakmamış ve asla zulüm yap­mamıştır…

Çağatay lehçesi, Farsça, Arapça, Yunanca, La­tince, Sırpça, İtalyanca, İbranice tahsilinde bulu­narak zamanının en geçerli ve konuşulan dilleri­ni öğrenen Şehzade Mehmed, bu dillerle ilim tah­silinde bulunmuş ve deha derecesinde zamanın mühim bir alimi olmuştur… Padişahlığında da bu ilim merakı devam etmiştir. Hiçbir zaman ilim meclislerine ve ilmî münazaralara katılmaktan geri kalmamıştır. İlim adamları onun padişahlığı döneminde baş tacı olmuşlardır. Padişah olduk­tan sonra da hocası Molla Gürani’nin elini öpme­ye devam etmiş, hep ondan bir şeyler öğrenme gayreti içerisinde olmuştur. Sultan Mehmed’in: “Bu zamanın İmam-ı Azamı” dediği; “Mir’atü-l U­sul’ün” müellifi hocası olan Molla Hüsrev’e cami­de bile rast gelse ayağa kalkar ve hürmet ederdi…

Münevver insanlar; ilim, irfan sahipleriyle bir arada olmayı onlarla bilgiyi ve hayatı paylaşma­yı kendilerine düstur edinmiştirler. Onların arasın­da olmak, oturmak, birlikte yemek yemek, onlar gibi giyinmek Sultan Mehmed Fatih’in tercih et­tiği bir hayat tarzı idi. Adil, vakur, cesur ve gayret­li olup, mütevazi bir şekilde ulemanın arasında ol­mak ve daima öğrenmeye çalışmak onun en bü­yük özelliği idi…

“En güzel askerleri’nin” önünde beyaz atının üstünde İstanbul’a Topkapı’dan girerken Sultan Mehmed Fatih’in yanında onu ilim, irfan, iman ve insaniyet noktalarından zirveye taşıyan Molla Gü­rani, Molla Hüsrev, Akşemseddin ve Akbıyık Sul­tan ve diğer ilim adamları, maneviyat büyükleri ve nihayet askerleri yer alıyorlardı…

Sultan Mehmed Fatih gerçek anlamda bir “Fa­tih”’tir. O kuru bir toprak kavgası ve cihangirlik davasında hiçbir zaman olmamıştır… Onda Al­lah için cihad aşkı, din-i mübini yaymak ve sevgili Peygamberi Muhammed Mustafa’nın (asm) müj­desine mazhar olmak azmi, cehdi ve imanı var­dı. Ve onu Allah Konstantiniyye’yi fethettirmekle mükafatlandırmıştı…

Sultan Mehmed’in gittiği yolda şimdi geldiği­miz nokta ise İstanbul’un fethinin sembolü olan Ayasofya’nın açılışını; boynu bükük ve çaresiz bekler durumda olmamızdır.

Mayıs ayları coşku ve sevinç değil, hüzün ve üzüntü ayları olmaya de­vam ediyor…

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir