İbni Haldûn (1332-1406)

27 Mayıs 1332 Tunus’ta doğdu. İbnHaldûn’un mensup olduğu kabilenin reisi olan atası Vâil b. Hucr bir heyetle Medine’ye giderek Hz. Peygambe­ri (asm) ziyaret etmiş, Resûl-i Ekrem’in (asm), “Al­lahım, Vâil’i ve soyunu mübarek kıl!” şeklindeki du­asını almış, ülkesine dönerken Muâviye b. Ebû Süf­yân da onunla birlikte gönderilmişti. Vâil, Hz. Pey­gamber’den yetmiş kadar hadis rivâyet etmiştir. Vâil’in torunları Endülüs’ün fethi sırasında buraya gelip Karmûne şehrine yerleşmişlerdi. Bu aileden Endülüs’e ilk gelen Hâlid b. Osman b. Hânî’dir. Hâlid ed-Dâhil olarak da bilinen Hâlid’in ismi Endülüs’te â­det olduğu üzere saygı ifadesi olarak “Haldûn” şek­linde söylenmeye başlanmış, onun soyundan ge­lenler de Benî Haldûn diye tanınmıştır.

İbn Haldûn’un dedesi Muhammed Bicâye’de (Bougie) hâciblik mevkiine kadar yükselip, daha sonra siyasî hayattan çekilip kendini ibadete ver­miştir. Babası Muhammed ise siyasete girmeyip i­lim, eğitim ve öğretimle meşgul oldu. İbn Haldûn ilk bilgileri babasından aldı, daha sonra Muhammed b. Sa’d b. Bürrâl el-Ensârî’nin derslerine devam et­ti. Kur’an’ı ezberledi, kıraat ilmini öğrendi. Başta ba­bası olmak üzere birçok âlimden Arap dili ve edebi­yatı konusunda dersler aldı. Ebû Temmâm ve Mü­tenebbî gibi şairlerin şiirleriyle el-Egânî’deki şiirlerin bir bölümünü ezberledi. Vâdîâşî’den ayrıca Sahîh-i Müslim ve el-Muvatta’ ile Kütüb-i Sitte’nin diğer ki­taplarının bazı bölümlerini okudu. Muhammed b. Abdullah el-Ceyyânî, İbn Abdüsselâm el-Hevvârî ve Muhammed el-Kasîr gibi âlimlerden fıkıh tahsil etti.

Hayatının ilk yirmi yılını Tunus’ta, yirmi altı yı­lını Cezayir, Fas ve Endülüs’te, dört yılını yine Tu­nus’ta, son yirmi dört yılını da Kahire’de geçiren İbn Haldûn iyi bir eğitim görmüş, küçük yaştan itibaren ilim ve fikir hayatına ilgi duymuş, ancak siyasetin cazibesinden kurtulamamıştır. Devletin en üst ka­demelerinde bulunma hırsı takibata uğramasına, sürgün ve hapsedilmesine sebep olmuştur. Sıkın­tılı bazı dönemleri olmakla birlikte genellikle saray ve konaklarda refah içinde itibarlı bir hayat sürmüş­tür. Merînî, Hafsî ve Abdülvâdî hânedanlarının yö­netiminde bazen sultan ve emîrler kadar etkili ol­muş, iktidarların el değiştirmesinde önemli roller oynamış, bu özelliğiyle hem desteğine ihtiyaç du­yulan, hem muhalefetinden korkulan bir kişi duru­muna gelmiştir. Diğer taraftan sık sık kabileler ara­sında dolaşarak bedevî kabile hayatını yakından ta­nımış, fırsat buldukça da ilim ve öğretimle meşgul olmuştur. Ünlü Mukaddime’sini böyle bir bilgi ve de­ney birikimiyle kaleme almıştır.

Endülüslü ve Kuzey Afrikalı müellifler İbn Hal­dûn’u övmüş, ilim ve edebiyat alanındaki geniş bil­gisine dikkat çekmişlerdir. Mısırlı ve Doğulu âlimler ise genellikle onu takdir etmekle beraber bazı za­aflarına ve duygusal davranışlarına işaret etmişler­dir. Mısır’da Mağrib kıyafetiyle dolaşması, azledilin­ce alçak gönüllü davranması, göreve gelince kimse­yi tanımaması, çıkarını ve makamını koru­mak için dostları­na ve velinime­ti olan kişilere zarar verecek faaliyetlere girişmekten çekinme­mesi, Halep nâibi Yelboğa en-Nâsırî’nin isyanı sıra­sında Sultan Berkuk’un azli yönünde ulemânın ha­zırladığı fetvaya imza atması, Fâtımîler’in Hz. Hü­seyin’in soyundan geldiklerini söylemesi, Şemsed­din er-Rekrakî aleyhinde sahte bir evrak düzenle­mesi vb. birçok zaafından bahsedilmiştir. İbn Hal­dûn aleyhinde söylenenleri Kitâbü’l-Kudât adlı ese­rine alan Bihiştî onun birçok şeyle suçlandığını, an­cak bunların çoğunun aslının bulunmadığını belir­tir. İbn Haldûn’un El-‘İber’de Kuzey Afrika konusun­da verdiği bilgileri takdir eden Aynî onun Doğu İslâm dünyasını iyi bilmediğine işaret eder. Sehâvî ise İbn Haldûn’un özellikle tarihçiliğini över.

İbn Hacer el-Askalânî ve Bedreddin el-Aynî gibi çağdaşı olan âlimler İbn Haldûn’u anlatırken tarih, toplum ve devlet konusundaki özgün görüşlerinin farkında olmamışlar, Makrîzî dışındaki müellifler ise onu sıradan bir tarihçi gibi görmüşlerdir. Makrîzî, İbn Tağrîberdî ve Kalkaşendî gibi Mısırlı tarihçiler İbn Haldûn’dan övgüyle bahsetmişler ve eserlerinden faydalanmışlardır. Makrîzî’nin de dediği gibi fazi­letine, asaletine ve şerefine rağmen İbn Haldûn’un düşmanı, çekemeyeni ve muhalifleri hiçbir zaman eksik olmamıştır. Kendine mahsus fikir ve meto­duyla sonraki nesiller üzerinde derin etkiler uyan­dıran İbn Haldûn’un adına nisbetle Tunuslu Hayred­din Paşa tarafından 22 Aralık 1896’da el-Cem’iyye­tü’l-Haldûniyye adlı bir kültür cemiyeti kurulmuştur.

Kitâbü’l-‘İber (Kitâbü Tercemâni’l-‘İber) ve dîvâ­nü’l-mübtede’ ve’l-haber fî eyyâmi’l-‘Arab ve’l-‘A­cem ve’l-Berber ve men-âsarahüm min-zevi’s-sultâ­ni’l-ekber. İbn Haldûn’un bir dünya tarihi niteliği ta­şıyan bu eseri önsöz ve giriş mahiyetinde kaleme al­dığı ve “Mukaddime” adını verdiği bölümle üç kitap­tan oluşan yedi ciltten meydana gelir. Müellif giriş­te tarih ilminin önemine, tarih yazımında takip edi­len usullerin araştırılmasına, tarihçilerin düştükleri hatalara, sahip oldukları asılsız kanaatlere ve bun­ların sebeplerine temas etmiş, tarih ilminin kap­samlı bir tarifini yaparak kendi tarih anlayışını orta­ya koymuştur. “Beşerî umran ilmi” adını verdiği ye­ni ve özgün bir ilim dalı kurduğunu, kendisinden ön­ce bu alanda hiç kimsenin araştırma yapmadığını ve bu ilmi kurarken kimseden faydalanmadığını belir­ten İbn Haldûn, güttüğü amaç ve buna ulaşmak i­çin izlediği yöntem hakkında da sağlıklı bilgiler ve­rir. Bu sebeple araştırmacılar bu girişe ayrı bir de­ğer vermişlerdir. Görev yaptığı hânedanlıklar, dev­let düzeni ve saray hayatına dair verdiği bilgiler Mu­kaddime’deki teorilerini aydınlatıcı, El-‘İber’deki bil­gileri tamamlayıcı mahiyettedir. Bu eserde yer alan bazı resmî yazışmalar, fermanlar, hükümdarlar ara­sında teâti edilen mektuplar tarihî birer belge niteli­ğindedir. Başta Lisânüddin İbnü’l-Hatîb olmak üzere İbn Haldûn’un dostlarına, devlet adamlarına, âlim­lere, şairlere, ediplere yazdığı mektuplar da o çağ­daki içtimaî, siyasî ve edebî hayat hakkında değerli bilgiler ihtiva etmektedir. Şiir yazmaya da heves e­den İbn Haldûn 380 beyit kadar şiirini bu eserine al­mıştır. Kamhiyye, Zâhiriyye ve Sargatmışıyye med­reselerine müderris tayin edilmesi dolayısıyla yaptı­ğı açış konuşmaları, hitabeleri, verdiği ilk dersler o­nun nesir ve hitabet kabiliyeti hakkında bir fikir ver­mektedir. İbnü’l-Hatîb ile mektuplaşmaları Gırna­ta sultanının veziri İbn Zümrek ile Gırnata Kadısı E­bü’l-Hasan el-Binnî’nin ona yazdıkları iltifat ve övgü dolu mektuplar o dönemin edebiyat, sanat anlayı­şı ve dostluk ilişkileri konusunda bilgi vermesi bakı­mından önemlidir. İbn Haldûn, et-Ta’rîf’i uzun bir za­man dilimi içinde yazdığından eserde yer yer tekrar­lara rastlanır. Müellifin eserde izlenimlerine ve duy­gularına çok az yer verdiği görülmektedir. Olayların kendisini nasıl etkilediğini fazla anlatmaz. Meselâ i­ki yıl süren hapishane hayatı, veba salgını yüzünden ölen annesi, babası ve hocaları, batan gemide boğu­lan ailesi hakkında kısa bilgiler vermekle yetinmiştir. Evlilikleri, çocukları ve kardeşlerine dair verdiği bilgi­ler de çok sınırlıdır. Sadece Mısır’da kadı olduğu za­man irat ettiği hutbede ve Timur’la görüşmesini an­lattığı bölümde izlenimlerine yer vermiş, duyguları­nı dile getirmiştir. Bütün bunlardan, onun bu eserde daha çok övünmeye vesile olan hususlara yer verdiği anlaşılmaktadır. Et-Ta‘rîf ayrıca, İbn Haldûn’un Mu­kaddime’de söz konusu ettiği tarih ve toplumla ilgi­li görüşlerinin oluşum biçimini ve niteliğini anlama­ya yardımcı olması bakımından önem taşır. Eser ay­nı zamanda bir tür itiraflar niteliğinde de görülmüş­tür. İbn Haldûn bu eserinde bazı zaaflarından ve ha­talarından bahsetmiş, yaptığı hataları mâzur gös­termeye çalışmıştır.

Son beş yılını otobiyografisi ve dünya tarihini ta­mamlama çabasıyla ve müderrislik ve kadılık yapa­rak geçiren İbn-i Haldun altıncı defa Maliki kadısı a­tanmasından bir ay sonra 17 Mart 1406’da hayata veda etti ve Nasr Kapısı dışında Sufiyye Kabrista­nı’na defnedildi.

Kaynak:

www.islamansiklopedisi.org.tr

Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir